kutlubalci tarafından yazılmış tüm yazılar

Su altındaki enerji – Gelgit Gücü (Tidal Power)

Büyük su kütlerlerinde bulunan enerji gerçekten muazzam. Su kütlelerinden elektrik üretimi denilince ilk olarak akla Türkiye’nin yenilenebilir enerji lokomatifi olup, bunun yanında Dünya’da hatrı sayılır bir kurulu guce erişmiş olan hidroelektrik santralleri geliyor. Suyun potansiyeli sadece hidro elektrik santralleriyle sınırlı degil tabii ki, gectiğimiz yıl yazdığım bir yazıda, okyanuslarda bulunan gizli enerjiden bahsetmistim. Tahmin edilebileceği gibi bu yazımda büyük su kütlelerinde gizlenen başka bir potansiyelden bahsedeceğim. Denizlerin, okyanusların dibinde büyük bir potansiyel barındıran su altı akıntılarından elde edilen güç literatüre gelgit gücü (tidal power) olarak geçmiştir.

Gelgit gücünden birkaç farklı şekilde enerji elde edilmektedir, geçtigimiz yillara kadar en popüler uygulama, gelgit döngüsündeki ‘gel’ hadisesinden hareketlenen su kütlesini bir rezervuarda biriktirip, ‘git’ aralığındaki ihtiyaç halinde basit hidroelektrik mekanizmasıyla elektrik üretimiydi. Ancak, benim geleceğini en parlak gördüğüm yöntem rüzgar enerjisiyle benzer üretim yöntemini taşıyan üç kanatlı türbinle enerji üretimidir. Gelgit enerjisinden elde edilen güç calışma prensibi olarak rüzgar enerjisinden elde edilen güce çok benzerdir, üç kanatli türbinler hava akıntısıyla (rüzgar) çarpışmak yerine bu sefer su akıntılarıyla çarpışmaktadır.

Gerekli görselleri, videolari incelemek isteyen ‘tidal power’ olarak arattığı taktirde bu teknolojinin inceliklerini ve mühendisliğini anlayacağı güzel kaynaklara erişecektir. Benim bu yazımdaki amacım bu işin teknolojisinden daha çok pratikte uygulanırlığını aktarmak. Anlamlandıramadığım bir sebeple, Dalga enerjisi (Wave Power) uzun yıllardır üzerinde araştırmalar yapılan, milyonlarca dolar harcanan bir teknoloji, açık söylemek gerekirse benim çok umut bagladigim bir teknoloji degil. Bunca yıldır üzerinde yapılan arastırmalara rağmen pratikte gelinen noktalara bakarsak, dalga enerjisinin test aşamaları dışında ticari yatırımlarda pay alamadığını gorüyoruz. Bunun nedeni, sektördeki en bilindik yöntem olan süspansiyon sistemini kullanan Palamis gibi güç çeviricilerinde teorideki güç potansiyelinin pratikte çıkan enerjiye yansımamasıdır. Yani 250kW’lık bir dalga konvertörünün rated power’a ulaşması test merkezleri dışında çok gözlenmemiştir.

Gelgit enerjisi icin durum daha iç açıcıdır, yukarıda bahsettigim gibi gelgit sistemi kendisini çoktan kanıtlamış olan rüzgar enerjisi sistemiyle çok benzer bir teoride calıştığı için, çıkan sonuçların ticari yatırımlara dönüşmesi çok zaman almadı. Bunun yanında gelgit enerjisi Ay’ın konumuna bağlı olduğu icin rüzgar ve güneşten daha fazla tahmin edilebilir bir enerji tipi, bu durum yatırımları daha güvenli kiliyor ve tabii ki gelecekte, yatırımcılar icin daha guvenli bir liman olarak ön plana çıkabilir. Birleşik Krallık’daki gelgit enerji potansiyeli, ülke ihtiyacinin yüzde 20’si olarak öngorülüyor.

Atlantis Resources benim bildiğim en büyük gelgit enerjisi gelistiricisidir. İskoçya’da bulunan ve şebekeye bağlı ilk ticari multi-türbin gelgit santrali olma özelliğini taşıyan MayGen Gelgit Santrali’ni Atlantis Resources geliştirmistir. Beş fazdan oluşacak proje tamamlandığında toplam 398MW’lık bir kurulu güce erişecektir. Projenin ilk fazı (1A), 2016 yilinda tamamlandı ve herbiri 1.5MW’dan olusan 4 adet gelgit türbini sebekeye bağlandı. Faz 1B ve Faz 1C’de aynı turbinler fakat geliştirilmiş temeller üzerine oturtulacak, Faz 2 ve Faz 3 daha büyük türbinleri kullanmak üzere planlanıyor, tabi burda ilk amaç güvenli enerjiyi daha ucuza mal etmek.

Dünya genelinde 120GW’a yakın gelgit enerjisi potansiyeli olduğu öngörülüyor. Atlantis’in projeleri MayGen ile sınırlı değil elbette. Anlantis’in MayGen haricindeki planladığı projeler asağıdaki gibidir:

  • Ness of Duncansby; MayGen’in komşusu olacak 100MW’lık proje 2021/22 yıllarında hayata geçirilecek;
  • Portland Bill; Birleşik Krallık’ta planlanan 30MW’lık bir diğer gelgit projesi;
  • Brough Ness; Birleşik Krallık Orkney Adası’nın açıklarına planlanan 100MW’lık proje;
  • Sound of Islay; İskoçya’nın Islay ve Jura adaları arasına planlanan projenin kapasitesi tam olarak belirlenmemiş olsa da gerekli izinlerin tamamı alınmış durumda;
  • The Mull of Galloway; Birleşik Krallık’da bulunan bir başka saha. 2005 yilinda yapilan araştırmada en yüksek potansiyele sahip 10 gelgit sahasından biri olarak not edilmiş olmasına rağmen, gerekli izinler halen alınmadı;
  • Strangford Narrows; Kuzey İrlanda açıklarındaki saha 2009 yılında test sahası olarak kullanıldı. Şebekeye bağlanan ilk tidal türbini bu sahada bulunmaktadır. Ticari santral olarak geliştirilmesi için Atlantic Resources çevre çalışmalarını ilgili makamlara gönderdi.
  • Strangford Lough; Strangford Narrows sahasına komşu bir diğer gelgit sahasıdır. Proje henüz gelistirme aşamasında;
  • Nova Scotia; Kanada’da bulunan saha 2011 yılında test sahası olarak kullanılı Güçlü bir potansiyele sahip olan saha icin çalışmalar sürüyor;
  • Mundra; Hindistan’da bulunan 250MW’lık gelgit santralinin geliştirilmesinde Gujarat Power Corporation Limited (GPCL) ve Atlantis Resources beraber çalışmakta;
  • Indonesian Archipelago; Endonezya’da bulunan 150MW’lık sahanın geliştirilmesinde SBS ve Atlantic Resources beraber çalışmakta.

Azımsanmayacak kadar çok proje üzerinde çalışıyor Atlantis Resources ve tabii ki Atlantis Resources gibi gelgit enerjisi uzerinde çalısan bir çok farkli şirket mevcut. Hidroelektrik santrallerinin Avrupa’daki en büyük gelistiricilerinden biri olan ülkemiz gelgit enerjisine ilgi duyar mi, hali hazirda duyuyor mu ya da ülkemizde kaynak var mı gibi sorular arastırmaya değer sorulardır, zira ortada temiz, güvenilir ve sürdürülebilir bir enerji türü var. Bir ‘babayigit’, yenilenebilir enerji icin de cikar mı dersiniz?

Daha fazla bilgi için: www.atlantisresourcesltd.com

 

Offshore Santrallerinde Yüzer Platform (Floating Foundation)

Türkiye’de yapılması planlanan offshore santral ile ilgili yazılarıma devam ediyorum. Daha önce yayınladığım ilgili yazılarda Türkiye’de offshore santralleri için en uygun temelin yüzer platform olarak belirlendiğinden bahsetmiştim. Bu yazımda yüzer platformlar ile ilgili genel bilgileri ve dünyada operasyonel ilk ve tek yüzer platformlu, şebekeye bağlı offshore santrali olan Hywind santralinden bahsedeceğim.

Nedir bu temel meselesi?

Offshore rüzgar türbini temelini (foundation) rüzgar türbinini deniz yatağına sabitleyen ara yapı olarak tanımlayabiliriz.  Hali hazırda kurulu offshore rüzgar santrallerinde çoğunlukla üç tip temel kullanılır. Bunlar, monopile, jacket ve gravity base tipi temellerdir. Bunların dışında, suction bucket, tripod ve yazımızın konusu olan floating yani yüzer temeller bulunmaktadır.

Bir rüzgar projesinde temel tipinin belirleyen en önemli etken, projenin kurulacağı bölgedeki suyun derinliğidir, bunun yanında deniz yüzeyi yapısı ve kullanılan türbinin fiziksel özellikleri temeli belirlemede etkisi olan değişkenlerdir. Özellikle Avrupa’da derinliği az olan elverişli alanların tükenmeye başlamasıyla, offshore santralleri derin sulara taşıma çalışmaları uzun zamandır sürüyor. Bu sebeple offshore rüzgar enerjisiyle alakalı ar-ge harcamalarının büyük bir kısmı yüzer platformlara ayrılıyor. Uzun yıllardır yapılan çalışmaların ve testlerin sonucunda, yüzer platform üzerine kurulu ilk ticari offshore rüzgar santrali, İskoçya’da Aberdeen açıklarına kuruldu.

Hywind Offshore Ruzgar Santrali

“Dünya’nın gözü bu projede” başlıkları atmayı sever bizim medyamız. Hywind için bu başlık gerçekten atılabilir. Geçtiğimiz Ekim ayında tamamlanan proje Peterhead sahilinin 25km açığında kuruldu. Statoil’in geliştirdiği, Masdar’ın daha sonra ortak olduğu, 5 adet Siemens-Gamesa (SGRE) SWT-6.0-154 rüzgar türbininden oluşan 30MW’lık bu santralde kullanılan spar-buoy tipi yüzer platform, rüzgar türbinlerinin 800m derinliğe kadar kurulumuna imkan veriyor. Hywind’in kurulduğu bölgedeki su derinliği 95 ve 129 metre arasında değişiyor. Konvansiyonel platformların 60m derinliğe kadar kuruluma izin verdiği düşünüldüğünde, bu teknoloji gerçekten devrim niteliğinde. Proje ayni zamanda Statoil’in 1MWh lityum-iyon pili projesi Batwind ile dengelenmiş durumda, yani proje yenilenebilir enerji meraklıları için başlı başına bir cazibe merkezi.

Rüzgar veriminin en yüksek olduğu derin sulara kurulacak santraller maliyeti 40 EUR/MWh fiyatlarına kadar düşürmesi bekleniyor.  Tabi bu amaçlara ulaşmak için yüzer platformların kendini kanıtlaması şart. Ekim ayında elektrik üretimine başladıktan sonra Hywind ile ilgili olan gelişmeler geçtiğimiz Şubat ayında paylaşıldı. Statoil yaptığı açıklamada Hywind’in beklenenden çok daha iyi bir performans sergilediğini, konvansiyonel temeller üzerine kurulu offshore Rüzgar santrallerini baz alarak öngörülen üretim değerlerinin çok üzerine çıktığını açıkladı. Üretim değerlerinden daha da önemlisi rüzgar santralinin bir kaç ciddi fırtınayı ve olumsuz hava koşulunu kusursuz atlatması oldu. Bu süreç içerisinde santralin operasyonu ve bakim-onarımları göz önüne alındığında, herhangi bir sağlık sorunu rapor edilmedi.

İlk gelen veriler çok olumlu, bu durum yüzen platform teknolojisine olan güveni ve ilgiyi iyiden iyiye arttırdı. Offshore rüzgar YEKA’sının detayları açıklanana kadar kullanılacak temel tipini tahmin etmek güç, ancak tahminim ilk santralin kıyıya yakın bir bölgede kurulacağı yönünde. Ancak ilk kurulacak offshore santralde kullanılmayacak olsa bile, yüzer platformlar ülkemizin offshore santrallerinin büyük bir bölümünde kullanılacak temel tipi olacaktır. Daha önce belirttiğim gibi, Statoil önemli offshore rüzgar santrali geliştiricilerinden bir tanesi, önümüzdeki zamanlarda Turkiye’de bir ortaklık yapması ya da offshore YEKA’larinda adinin geçmesi şaşırtıcı olmaz.

Önde gelen offshore rüzgar türbinleri

Önceki yazımda, Türkiye’de yapılması planlanan ilk offshore rüzgar santralini genel bir bakışla değerlendirmiştim. Bu yazımda dünyada onda gelen, kurulumu yapılmış ya da sadece duyurusu yapılmış birkaç offshore rüzgar türbininden bahsedeceğim.

Offshore rüzgar türbini pazarına baktığımızda, liderliğini Siemens-Gamesa’nin yürüttüğü belli başlı türbin modellerini görüyoruz. Kurulu güce dayalı dünya sıralamasını göz önüne aldığımızda sırasıyla Siemens-Gamesa Renewable Energy (SGRE), Mitsubishi Heavy Industries Vestas (MHI Vestas), Senvion, Adwen (Siemens-Gamesa tarafından satın alindi) ve GE (Alstom firmasını satın alıp pazarda ciddi bir yer edindi) firmalarını görmekteyiz. Bunların dışında pazara yeni giren Asya firmaları da mevcut. Pazara yeni giren firmaların hikayeleri ülkemiz açışından örnek alınacak cinsten, ancak bunu başka bir yazıda değerlendireceğim.

Offshore rüzgar türbinleri marketinin açık ara lideri konumunda olan SGRE’nin Türkiye’deki ihalede kazanan türbin üreticisi firma olması şaşırtıcı olmayacaktır, zira global çapta hâlihazırda kurulu olan offshore rüzgar türbinlerinin yarısından çoğunu SGRE sağlamıştır. Ancak bunun yanında, geçtiğimiz günlerde dünyanın en güçlü rüzgar türbinini duyuran GE, onshore pazarının tartışmasız liderinin offshore ortaklığı MHI Vestas ve yurtdışına açılmaya çalışan Cin türbinleri göz ardı edilmemelidir (hatırlarsanız son YEKA ihalesinde finalde Siemens’in yanında Cin’li Mingyang kalmıştı).

Türkiye’de kurulacak offshore santralinde hedeflenen kapasite düşünüldüğünde aşağıdaki türbinlerden birinin kullanılması şaşırtıcı olmayacaktır.

SGRE SG 8.0 154/167

Offshore rüzgar pazarının lideri SGRE’nin “direct drive” teknolojisini kullandığı, başarılı bir türbin modeli. Hollanda’nin Borselle I-II, Danimarka’nın Kriegers Flak projelerinde kullanılacak olan türbin, hatırı sayılır kurulu güç kapasitesine ulaşmış SWT 6.0-154 ve SWT 7.0-154 türbinlerinin gelişmiş modeli olarak karşımıza çıkıyor. Bahsi gecen modelin daha bir çok projede ismi geçmekte, bunun yanında geçtiğimiz sene SGRE, V167 platformu için ‘power-mode’ seçeneğinin sunulacağını ve seçeneğin türbin kapasitesini 9MW’a çıkartabileceğini duyurdu.

Direct drive sistemini barındıran türbin ciddi bakim onarım maliyetlerini engellemek için ideal bir türbin olsa da, şuan ki teknolojinin doğası gereği daha sık arıza vermesi onu konvansiyonel turbin modellerinden daha ustun kılmıyor. Yakın bir gelecekte SGRE’nin 10MW’lik türbinini duyurması ve sipariş alması bekleniyor, zira bu konuda çalışmalar olduğu biliniyor. Bu türbine ilk sipariş veren ülke olabiliriz, yani ilk projemizde ‘power-mode’ eklentili SG 9.0-167 gibi bir modeli görebiliriz.

MHI Vestas V164-9.5

Geçtiğimiz günlerde önemli offshore rüzgar geliştiricilerinden biri olan Vattenfall, dünyanın hali hazırdaki en güçlü türbininin kurulumunu yaptığını duyurdu. MHI Vestas’ın bayrak gemisi V164 platformu’nun 8.4MW’lik modelinin 0.4MW güçlendirilmiş versiyonunun offshore kurulumunu yaptı. Bu türbin şuana kadarki kurulumu yapılan ticari türbinler arasındaki en güçlüsü.

Bu türbinin daha da gelişmişi olan 9.5MW kapasiteli modeli siparişlerini aldı bile. Şuan konvansiyonel dişli sistemini barındıran en buyuk türbin modeli olarak öne çıkan MHI Vestas V164-9.5 türbinini ilk offshore projemizde görebiliriz. Vestas’in geçmişte yaşadığı talihsiz offshore tecrübeleri ve konvansiyonel teknolojinin getirdiği riskler olsa da bu türbin modelini ilerde çok projede görme ihtimalimiz var. Bu türbin siparişini veren projelerin başında Birleşik Krallik’ta yapılacak 855MW’lik Triton Knoll projesi geliyor.

GE Haliade 6MW – Haliade-X 12 MW

Alstom’un geliştirdiği Haliade türbinleri pazarda kendisine yer bulma basarisini göstermişti. Avrupa’daki çeşitli projelerde Haliade projeleri gözümüze çarpıyor. GE’nin Alstom’u satın almaşıyla beraber, Haliade türbinleri başarılı projelere devam etti. GE Haliade 150-6MW türbin modeli 396MW’lik Merkur, ABD’nin ilk offshore santrali olma özelliği taşıyan 30MW’lik Block Island projelerinin yani sıra bir kaç demo proje ile anlaşma sağladı. GE’nin 2014 yılından beri yüzen temeller üzerine yoğunlaştığı biliniyor, Ağustos 2016 yılında, Fransa’nın ilk yüzen offshore santrallerinden birisi için Haliade 150-6MW tercih edildi. Daha önce yayınladığım yazıda, Türkiye için en uygun temel turunun yüzen temel olduğunu yapılan geniş kapsamlı araştırmada belirtildiğinden bahsetmiştim. Bu durum göz önüne alındığında, Haliade 150-6MW, kullanılabilecek olası türbinlerden biri oluyor.

Geçtiğimiz ay offshore rüzgar pazarını yakından ilgilendiren, heyecan verici duyuru GE’nin Haliade projesinden geldi. Haliade-X 12MW’lik kapasitesiyle, GE dünyanın en büyük offshore türbini duyurusunu yaptı. Bu duyuru her ne kadar heyecan verici olsa da, projenin gerçekleşme ihtimali bir o kadar zor. GE’nin offshore rüzgar sektöründe zor günler geçirdiği bir gerçek. SGRE ve Vestas gibi devlerin arasında mücadele etmesi zorken, ABD offshore rüzgar pazarının hiç gelişmemiş olması GE’nin sektörde yer edinmesini güçleştiriyor. 12MW’lik türbin duyurusu, GE’nin belki de pazarda tutunabilmek için yaptığı en önemli hamle. Ancak soru işaretinin en büyüğü teknolojideki evirilmeyi nasıl gerçekleştirecekleri konusunda beliriyor. En güçlü rakiplerine baktığımızda, türbin kapasitesinde lineer bir büyüme gözlemliyoruz, çünkü 6MW’dan 12MW’a platform değiştirerek çıkmak büyük teknolojik riskleri beraberinde getiriyor. Böyle bir teknolojik hamle ürününün, günümüz şartlarında 4-5 seneden az bir zaman içinde çıkartılabilmesi kolay değil. O yüzden, proje gerçekleşse bile, ilk offshore santralimizde kullanılma olasılığı düşük.

Türkiye’nin Offshore’u

Geçtigimiz Şubat ayında açıklanan dünyanın en büyük offshore (deniz üzerine kurulu) santralini ülkemizin yapacağına dair haberi duymak, bende buyuk bir heyecan uyandırdı. Hemen haberin detaylarına girip, projeyle ilgili ne bulabilirim diye inceledim. Şuan ki bilgiler ışığında anlayabildiğimiz şunlar;

  • 1000 MW bir kapasiteden bahsediliyor;
  • 2018 icinde YEKA kapsaminda bir ihale sureci gerceklestirilecek;
  • Santral konumu Ege denizi olarak belirtildi;

1000MW kapasitesinin dünyanın en buyuk offshore santrali olması, birkaç fazda tamamlanacak olan ve hali hazırda yapımı devam eden Hornsea projesi göz önüne alındığında pek mümkün değil. Zaten böyle bir proje yapmamız için bir neden de yok. Dünyanın en verimli projesini yapmak, bir başka deyişle seviyelendirilmiş enerji maliyetinin (LCOE) en düşük olduğu offshore rüzgar santrali projesini yapmak hedefimiz olmalı kanaatindeyim.

Totaro & Associates’in 2015 yılında yayınladığı rapora göre, Türkiye’nin, offshore potansiyelini fazlasıyla gözardi ettiği, yukarıda bahsettiğim engellerin yanında, Türkiye’nin elektrik hatları altyapısının offshore santralleri için yetersizliği ve yeteri kadar ’80 metre ham ruzgar’ datasının olmadığı belirtiliyordu.  Ayni araştırmada aşağıda belirtilen bölgelerin en iyi rüzgar  potansiyeline sahip bölgeler olduğu belirtiliyor;

  • Akdeniz Bölgesi: Hatay’in batisi, Antalya’nın güneyi, İskenderun’un kuzeyi;
  • Ege Bölgesi: Gökçeada çevresi (özellikle batisi), Ayvalık’in kuzeyi;
  • Karadeniz: Cide’nin kuzeyi, Yaliköy’ün kuzeyi (Bulgaristan sınırına kadar uzanan bir hattan bahsediliyor)
  • Marmara denizi

Ne zaman Türkiye’nin offshore rüzgar santrali kurulumu ile ilgili bir konu tartışılsa, akla gelen engeller arasında, Karadeniz ve Akdeniz’de su derinliğinin mevcut offshore türbin temelleri için derin olması, ve Ege’de bulunan kıta sahanlığı sorunu akıllara gelirdi. Bu sebeple bahsedilen lokasyon benim için şaşırtıcı oldu. Kıta sahanlığı konusunun belirlenen alan üzerinde ne kadar etkili olduğunu anlamak için projede belirlenen bölgenin detaylarına ihtiyaç var, ancak 1000MW santralden bahsediliyorsa hatırı sayılır ölçüde bir alanın kullanılması gerekiyor. Düz hesapla, şuan için açıklanan en büyük offshore rüzgar türbininin (GE Haliade-X 12MW) kullanılacağını varsaydığımızda, 84 adet türbinin birbiri üzerindeki üretim kaybının en minimal olacak şekilde dizileceği bir alandan bahsediyoruz. Bu durum Gokçeada batısında bu santrali kurma olasılığımızı güçleştiriyor, zira 6-12 mil tartışmalarının tekrar alevlendiği şu günlerde santral projesinin tamamlanması pek mümkün olmayabilir. Bu durumda Ayvalık kuzeyi ilk santral için güçlü bir aday olarak ön plana çıkıyor. Anakaraya yakin bir santral kurma, kurulum maliyetini ciddi oranda düşüreceği gibi, bağlantılı riskleri de azaltacaktır.

Kim kuracak bu santrali?

Offshore ruzgar santrali her offshore inşaatı gibi maliyetli bir iş. Kurulumu basta olmak üzere, bakım-onarım ve bütün operasyonların deniz üzerinde yapılması maliyeti ciddi oranda arttırıyor. Dünyada bu santral kurulumunu yapabilen belli başlı şirketler var; Van Oord, Deme Group, Orsted (Eski adiyla DONG), Statoil gibi firmalar offshore rüzgar santrallerinin geliştirilmesi ve kurulumunda ön plana çıkıyor. Bu şirketlerin çoğunun ortak özelliği geçmişte kuzey denizinde petrol çıkarma operasyonlarında rol alan şirketler olması. Oralarda edindiği bilgi birikimini rüzgar santral kurulumunda kullanarak, bu alanın liderleri konumundalar.

Ülkemizde nasıl bir bilgi birikimi oluşturur ve bu santral kurulumlarında boy gösterecek firmalar çıkartırız sorusuna gelirsek su örneği verebilirim. Avrupa’da belli başlı offshore rüzgar santrali geliştiricisi şirketler, ortak bakım-onarım anlaşması imzalayıp bilgi birikimi oluşturuyor, bu durum maliyeti ciddi oranda arttırsa da uzun vadede basarili şirketler çıkartabilecek bir strateji.

Peki ya yerlilik orani?

Ülkemizin enerji sektöründe uyguladığı güzel politikalardan bir tanesi yerlilik payı. Rüzgar santralleri kurulumunda, başta alım garantisi üzerinden prim uygulamasıyla başlayıp, son YEKA’da uygulanan yerlilik payı zorunluluğu Türkiye’de belli bir çapta rüzgar türbini sektörü oluşmasına vesile oldu. Ülkemizde var olan çeşitli kule ve kanat fabrikalarının yanında, en son yapılan YEKA ihalesinin sonuçları baz alındığında, Siemens-Gamesa kuracağı nasel fabrikasıyla ülkemizin rüzgar türbini üretim kapasitesine ciddi katkıda bulunacak. Tabii bu bahsedilen ürünler halihazırda sadece onshore (karasal) türbinler için geçerli. Offshore rüzgar türbinlerinin onshore türbinlere kıyasla belli başlı farklılıkları var, bu farklılıklar daha kapsamlı üretim tesisleri gerektiriyor. Şuan için Siemens’in kuracağı fabrika offshore santrallere hizmet eder mi sorusuna bir cevap vermek zor, ancak öyle olsa bile offshore türbin üretebilmek için ciddi yatırımlar gerekli.

Politik açıdan baktığımızda, offshore santrallere tamamen farklı yaklaşıp, yeni politikaların üretilmesi gerekli. Nasıl ki 2007 yılında onshore santrallere sıfırdan yaklaşıldıysa, offshore santrallere de sıfırdan yaklaşmak gerekli. Daha önce ülkede hiç denenmemiş bir santral tipine yerlilik oranı zorunluluğu koymak, projenin hiçbir zaman gerçekleşmemesine vesile olabilir. Çok ciddi maliyetleri olan bu santral tipini yerli kullanım zorunluluğuyla finansal fizibilitesinden uzaklaştırabiliriz, o sebeple ilk yapılacak offshore rüzgar santrali ihalesinde yerli kullanıma alım garantisi üzerinden prim uygulanacağı kanaatindeyim.

Wind Energy Curtailment (1)

Curtailment of energy can be defined as involuntary reduction in the output of the power plant from what it could produce in normal conditions. Curtailment of energy generation is generally observed in non-dispatchable renewable sources like wind, solar and wave. This issue can be regarded as one of the biggest disadvantages of renewable energy supply systems, so this is significant to address such problem and try to find solutions.

When these non-dispatchable renewable energy sources are considered, solar energy tends to form ‘embedded generation’ at local level and is well integrated into the distribution network. Wind is by far the most extensive new large-scale renewable energy resource in UK, so in UK the energy curtailment mostly occurs in wind energy generation.

Grid operators command wind generators to reduce their outputs for two main reasons; first to minimize transmission congestion and secondly to prevent penetration of oversupply into the grid. Transmission congestion generally occurs with wind farms that are located far from cities or towns. For those places transmission lines are generally weak, because the small local population required comparatively weak transmission lines to be installed before the construction of wind farm. Thus, during the times of full capacity generations from the wind farm, they may be asked to reduce their output to prevent overload and any damage to the transmission system. In the other case, when the demand is low or base load generators’ minimum generation thresholds are enough to cover demand, wind farms are asked to reduce their output to prevent oversupply because of frequency or voltage balance or interconnection issues. The oversupply curtailment generally occurs during night time when there is a abundance of wind resource available, but the demand is considerably lower than in daytime. Apart from these main curtailment reasons, environmental reasons such as birds and bats in migration, unusual meteorological conditions and similar issues might cause curtailment.

In order to understand curtailed wind energy in UK, as a first step ‘Transmission and Distribution’ system should be understood. The main duty of the transmission system in UK is to deliver generated electricity from large generation systems to the distribution networks. Transmission and distribution systems are connected at a point which is known as a ‘Grid Supply Point’ (GSP), so each distribution system is known as a GSP group. GSP groups and their distribution over regions are as shown in Map-1. Smaller power sources such as combined heat and power, solar power and some wind turbines (approximately one third of the total installed capacity) are connected to the Distribution Network, in other words the low voltage network. Roughly two thirds of the total installed wind capacity in UK consists of large wind farms and these are connected to the Transmission Network, i.e. the high voltage network. Nuclear, gas and coal fired power stations are other participants of the Transmission Network. Transmission Network participants are members of a trading system of National Grid which is known as the ‘Balancing Mechanism’ (BM).

gsp-map
Map-1: GSP Groups over UK

Curtailment of wind generation is arranged by the BM. As wind energy generation increases, curtailment is becoming more widespread. Curtailment affects the energy output of the wind farm therefore it affects the revenue and related financial liabilities of the wind farm. To compensate wind farms for losses caused by curtailment, National Grid makes payments to the wind farms. These payments are known as ‘Constrained Payments’.  National Grid has been making constrained payments to the wind farms since 2010. Before that time, gas and coal power stations might be called for output reduction. Renewable Energy Foundation (REF) records data from the BM which includes wind farm constraint payments and volume of constrained wind generation from 2010 to date. The data is sourced variously from Renewables Obligation Certificates, Renewable Energy Guarantees of Origin and in the case of some municipal waste generation, from Climate Change Levy Exemption Certificates. According to REF, the annual data of curtailed wind energy is as shown in Table-1 below,

  Cost Volume of Curtailed Wind Generation (MWh) Average Price[1]
2011[2] £12,826,756 58,708 £218
2012 £5,924,231 45,463 £130
2013 £32,707,351 379,817 £86
2014 £53,175,234 658,611 £81
2015 £90,494,271 1,274,165 £71

Table-1: Annual data of curtailed wind energy

Note that constraint volumes and constraint payments shared above only include the trades carried out as a part of the BM. There might be further constraints that are based on private contracts between National Grid and the generators which are not published or available to the public. As can be seen understood, the amount of curtailed wind generation has increased with the increase in installed capacity. Table-2 shows the comparison of total produced wind energy and the volume of curtailed wind generation.

  Total Produced Wind Energy (GWh) Volume of Curtailed Wind Energy (GWh) Curtailment Ratio (%)
2011 15,816 59 0.4%
2012 19,519 45 0.2%
2013 28,124 380 1.4%
2014 31,535 659 2.1%
2015 36,153 1,274 3.5%

Table-2: Comparison of produced vs curtailed wind energy

The ratio of volume of curtailed wind generation and produced wind energy varies over the years. Figure-1 shows the change in ratio of produced vs curtailed wind energy according to years.

fig1
Figure1: Ratio of Produced vs Curtailed wind energy

Figure-1 shows that the increase in wind energy penetration into the grid resulted in an increase in curtailed wind energy. The main point is that curtailed wind energy increases faster than the increase in capacity of generation, so it is seen as the increase in ratio. Future estimation of curtailment ratio is a challenging task, because supply and demand are two dynamic parameters which are also the main drivers of the curtailment. However, it is possible to make reasonable comments on the likely behaviour of the curtailment ratio in future.

[1] Due to aggregation of data and rounding of calculated results there may be small apparent inconsistencies

[2] There are missing data (Months of Jan, Feb and Mar) for 2011

 

Effects of Renewable Energy on Sustainable Development

The term ‘sustainability’ is firstly used in the Brudtland Report of 1987. In this report, sustainability is defined as “development that meets the needs of the present without compromising the ability of future generations to meet their own needs.”[1] Thus, following this definition, sustainable development can be understood as any action on behalf of development must meet the needs of present by not having negative impacts on future generations. After the emergence of the term ‘Sustainable Development’, many frameworks about the concept have been thought and put forward. In Brudtland Report, sustainable development is found in the intersection set of three mutually dependent areas of sustainability which are environmental, social and economic. What is important about these areas is any change in one area will disturb the other two. So, their effects overlap.

Energy is one of the most important elements of Sustainable Development
Energy is one of the most important elements of Sustainable Development

Energy is a key element of economic development, key factor of environmental concerns and vital for social welfare. Hence, energy can be regarded as the most important element of the concept of sustainable development and it can be shown as the most significant point of intersection set of three mutually dependent areas of sustainability.[2]  Due to highly invested know-how in extraction of fossil sources and developed industry to use them as fuels lead Energy Sector to grow through non-renewable generation in last two centuries. This phenomenon proceeded until 1973 Oil Crisis.[3] Such a big crisis raised a resource security question in developed countries. The question leads a development in renewable energy sector. However, today the vast majority of the energy generation is still supplied by fossil fuels. When the Brudtland’s three mutually dependent areas are taken into account, it is not possible to achieve sustainable development with energy generation by fossil fuels, because any change in one area must not impact any other in a negative way. When we look into the energy generation from fossil fuels, we simply realize that non-renewable energy generation can accelerate economic growth while it produces harmful emissions for environment and social well-being. Thus, the basic requirement of sustainable development is failed due to the high demand on fossil fuel energy generation.

According to US Energy Information Administration (EIA) in 2008, total primary energy consumption of world was 485.718 Quadrillion Btu (British Thermal Units) and in 2012 that became 524.076 Quadrillion Btu[4] and due to increase in technological developments, industry and access to electricity, this value keeps growing by every seconds. Thus, the required energy must be supplied by other type of sources. As it is mentioned, supplying energy by fossil fuels is violating the nature of sustainable development. After the rising of the concept of renewable energy, it becomes a strong candidate to replace fossil fuel domination in energy market. However, can renewable energy generation meet the basic requirements of sustainable development? This report argues how renewable energy affects the sustainable development considering the three mutually dependent areas (environmental, social and economic) of Brudtland Report.

When the environmental effects of an energy system are taken into account, as a first step the effects on ‘global warming’ is considered. Then, the effects on air, water and soil can be thought and finally the impacts on animals and plants are taken the place. For mostly used and different kinds of renewable energy resources, their direct environmental impacts can be seen in Table-1 below:

 

Resource Type Impacts on Global Warming Impacts on Air,Water,Soil Impacts on other living creatures
Solar Power(PV and CSP) No No Pollution – Land use for PV 3.5-10 acre/MW For CSP 4-16.5acre/MW Occupied land cannot be used for agriculture during operation.
Wind Power No No Pollution – Land use 1 acre/MW Bird and Bat deaths from collision
Tidal/Wave Power No No Pollution – possible conflict with fishing and shipping Possible damage to marine habitat during construction
Hydro No No Pollution – Flooding of useful area in large scale deployments Fish and other organisms might be injured and killed by turbine blades
Geothermal No for closed loop systems- Open loop systems emit H2S, CO2, CH4,NH3 No Pollution for closed loop Systems- Open loop systems emit H2S which causes acidic particulates in atmosphere No Effects for closed loop systems – Acidic particulates caused by open loop systems damage crops,forests,soil, lakes and streams
Biofuels Combustion produces CO2, but the amount released equals to amount absorbed during growth No No

Table-1: Environmental Impacts of different kind of renewable sources [5]

As it can be seen from the Table-1, in terms of greenhouse effects which cause global warming, the only risk is caused by open loop geothermal power plants. The problem can be overcome by building geothermal power plants as closed loop systems. However, if it is not possible, the most effective filters can be used to capture H2S which might decrease their impacts importantly. On the other hand, none of the renewable resources do not cause environmental pollution, except Tidal/Wave and Hydro power sources. Possible conflicts arising from fishing and shipping can be overcome with policy regularities, but flooding big amount of area can be regarded as a considerable problem for useful lands. When the impacts on other living creatures are examined, the point of birth and bat deaths from collision is noticed. This has been argued by some environmental circles. About this issue David MacKay notes that “It’s been estimated that 30.000 birds per year are killed by wind turbines in Denmark where windmills generate 9% of the electricity. Horror! Ban windmills! We also learn, moreover, that traffic kills one million birds per year in Denmark. Thirty-times-greater horror!” [6] When the benefits of the cars are taken into account, no one would think of banning them from a country, because of its effects on birds. Hence, arguing about impacts of wind mills on birds and bats is as meaningless as the effects of cars on birds. The effects of hydro plants on fish are also given in the table in the same equation with previous wind turbine case. Therefore, if geothermal power plants are built as closed loop systems and large scale hydro plants would not cause floods; renewable energy generation will cause zero environmental effects which means that sustainable environment can be achieved by renewable energy generations.

The social aspects of human life have been debated as ‘basic’, so when basic requirements are met, then other needs can be considered. The term ‘basic’ is understood within different concepts, but the undeniable and the most ‘basic’ need of human is security and health. The air pollution which is caused by fossil fuels is one of the most controversial topics of the recent news around the world. Many countries like China, India, Italy, England, etc. declare ‘high alert air pollution’ for some of their metropolises. According to U.N, about 3.5 million deaths a year are caused by indoor air pollution while another 3.3 million are caused by outdoor air pollution which means air pollution kills more people than AIDS and malaria combined.[7] Besides these death rates, Scientific American released the data of death rates from energy production accidents among OECD countries which is shown in Table-2:

Energy Source Deaths from Energy Production Accidents (per 100 GW of power generated for a year)
Hydro 0.27
Nuclear 0.73
Natural Gas 7.19
Oil 9.37
Coal 12.0
Photovoltaic 0.02
Enhanced Geothermal 0.17
Onshore Wind 0.19

Table-2: Death rates from energy production accidents among OECD countries[8]

When the provided data are examined, the danger of fossil fuel generation for health and related safety risks can be understood. Also, when zero air pollution and the least death rates about energy production accidents are taken into account, the respect of renewable energy towards the most ‘basic’ and the most important social aspect of human life can be realized. One would consider that in 21st century, electricity access should be regarded as another basic right of human. This is because access to electricity is important for the provision of clean water, leads huge improvements in health services and reduces poverty so that it boosts the quality of human life. However, today around 1.1 billion people still do not have access to electricity which corresponds to 20% of the world population.[9] The costs of grid extension and conventional power generation are still considerable challenges for some developing countries. Moreover, the rapid population growth leads to increase the number of people who lives under the same poor life conditions. In order to overcome this challenge, investments in small scales renewable energy supplies and micro scale grids can be regarded as the best possible solution. In IEA’s World Energy Outlook (2015) , it is noted that power generation projections under the new policies scenario for methodology for energy access analysis, the rural generation is divided between mini-grids and off-grid generation, including oil, solar PV, mini-hydro, wind and bioenergy in the mix. [10] Although, IEA pointed out that using oil and bioenergy as an electricity generation method, their maintenance costs may not be coverable by the people of developing areas. Thus, the most feasible solutions for them are other renewable sources which are noted in the list. To conclude, one can understood that the renewables are the most supportive type of energy generation in terms of promoting social welfare.

The effects of renewable energy deployment on sustainable economic development might be the most controversial part of this topic. High initial investment costs per kW, reliability problems which occurred due to intermittencies in supply and non-dispatchable generation in most of the renewable energy technologies are noted as the negative impacts on sustainable economic development. However, when the concept is taking into account from a broad perspective, it can be understood that sustainable economic growth can be gained in long term. Researches show that the effect of traditional energy sources is statistically significant and positive in sustainable economic development and among the fossil fuels, oil is the one that has mostly contributed to economic growth.[11] In recent days, since the volatile prices of oil, the world is witnessing hard times of some exporter countries. Fixed prices and long term contracts of renewable energy generation keep the suppliers and customers from volatile prices. Therefore, the country does not face with economic crises which are related with the devaluation in prices of an energy supply. There is also a hidden cost of fossil fuel energy generation. As it is mentioned in previous part, there are significant health impacts of fossil fuel emissions on people’s health and the hidden cost of this health impacts can lead to irrevocable consequences. A recent study about how much would electricity cost in US if the retail price reflected the health impacts of burning fossil fuels shows that accounting for such costs would add an average of 14 to 35 cents per kilowatt-hour to retail cost of electricity.(2013)  When the hidden cost is taken into account as nationwide, these hidden health costs add up to as much as $886.5 billion annually, or 6% of GDP.[12] Since, renewable energy systems has not any negative impacts on health, there is no need to consider such kind of hidden costs. Another positive impact of renewable energy on economic growth is that it promotes employment. Worldwide renewable job creation has been compiled by the Renewable Energy Agency (IRENA,2013). Various kinds of renewable sources provide employment opportunities. Table-3 shows the total direct and indirect employment in renewable energy sector for selected countries and world.[13]

Germany Spain Other EU USA China India Brazil WORLD
Biomass 57 39 178 152 266 58 753
Biofuel 23 4 82 217 24 35 804 1379
Biogas 50 1 20 90 85 266
Geothermal 14 0 37 35 180
Hydropower 7 2 18 8 12 109
Solar PV 88 12 212 90 300 112 1360
CSP 2 18 17 37
Solar Heating/Cooling 11 1 20 12 800 41 892
Wind Power 118 28 124 81 267 48 29 753
Total 370 105 691 612 1747 391 833 5279

Table-3: Employment in Renewable Energy Globally and for Selected Countries(result/1000 people)

As it can be seen from the Table-3, in 2013 renewable energy sector promoted 5279000 jobs in worldwide. Thus, it creates not only a big opportunity for economic welfare but also  increase the employment rate of individuals which will result in economic development of the countries.

To conclude, this report discussed the effects of renewable energy sources in the eyes of economic, social and environmental aspects of sustainable development. As a result, it is now clear that among energy supply resources, renewable energy can be regarded as the most suitable source for sustainable development. Repeatedly, parallel to the definition of sustainability, renewable energy brings development without giving any harm to future generations. So, in order to achieve sustainable development, one can be sure that alternative energy resources bring social, economic and environmental sustainability which can be achieved by renewable energy generation.

**References are provided on request.

 

Okyanusun Gizli Enerjisi OTEC

Tropikal bölgelerde okyanus yüzeyinin sıcaklığı 25 ⁰C civarında olurken suyun derinlere indikçe sıcaklık 10 ⁰C civarına düşmektedir. Bu sıcaklık farkının bir ısı motorunu çalıştırabileceğini düşünen girişimciler 1930’larda ilk OTEC’i (Ocean Thermal Energy Conversion)  Küba’nın Matanzas şehrine kurdular. 22kW güce sahip ilk OTEC bir fırtına sonucu kullanılamaz hale geldi.

Arz-Talep dengesini sağlamak ve şebekede yaşanacak olumsuzlukları önlemek adına yenilenebilir enerji kaynakları arasında en çok talep edilen çeşitler kesintisiz ya da kontrol edilebilir(despatchable) üretim yapan kaynaklardır. OTEC bu tanıma uyması sebebiyle çok değerli bir yenilenebilir enerji kaynağı olarak göze çarpıyor. Teknik ve maddi zorluklarla birlikte gelen üst üste facialar OTEC santrallerini potansiyel yenilenebilir enerji kaynağı olma özelliğini sabitlemişken son zamanlarda atılan başarılı adımlar bu teknolojiyi uygulanabilir bir kaynak olarak tekrar gündeme getirdi.

OTEC’in çalışma sistemine şöyle bir bakacak olursak aracı akışkan (working fluid) olarak amonyak,  propan ya da freon kullanan bir kapalı termodinamik döngüsü olduğunu göreceğiz. Sistem bir ısı değiştirici (Heat exchanger) sayesinde aracı akışkanı buharlaştırarak türbini döndürecek buhar gücünü elde ediyor, türbini döndüren buhar daha sonrasında kondensörde toplanarak derinlerden gelen soğuk su yardımıyla tekrar sıvı haline dönüşüyor ve sistem döngüsü tamamlanıyor.[1]

Kapalı sistem OTEC döngüsü
[1] Kapalı sistem OTEC döngüsü
Sistemde kullanılacak olan aracı akışkanın özelliği su yüzeyi ve derinliği arasındaki sıcaklık farkında faz değiştirebiliyor olması. Çok düşük sıcaklık farkına sahip olan bu sistem, beklenildiği üzere aracı akışkan seçeneklerini azaltıyor. Ancak düşük sıcaklık farkının getirdiği daha önemli bir sorun var, o da çok düşük termal verim. Düşük termal verimi sübvanse etmek için çok yüksek akış hızı gerekiyor, tabi bu da ekstradan iş yükü ve verim kaybı anlamına geliyor. Tüm bu zorluklara rağmen offshore mühendislik alanında çalışan MAKAI adlı şirket OTEC santralleri üzerinde başarılı çalışmalar yapıyor.

OTEC santrallerinin potansiyelinin farkında olan MAKAI yöneticileri OTEC için en yüksek enerji potansiyeline sahip olan Miami’yi açık hava laboratuvarına çevirdiler. 100kW’lık demo santrali Miami şebekesine bağlayan MAKAI, 10MW’lık ve 100MW’lık santral dizaynlarını da çoktan bitirdi.[2] Bu hayli meşakkatli yolda MAKAI’nin en büyük maddi ve teknik destekçisi savunma sanayinden tanıdığımız Lockheed Martin. MAKAI 10 ve 100 MW’lık projelerde başarıya ulaşırsa, 7/24 elektrik ihtiyacını karşılayabilecek bu teknolojinin çeşitli bölgelerin enerji ihtiyacını güvenilir ve temiz bir şekilde çözmesi işten bile değil. Projenin uygulama alanının kısıtlı olması (Tropikal okyanus bölgeleri) bu konuda olan çalışmaları kısıtlıyor. Benzer bir teknolojiyi uygulamak, deniz suyundaki sıcaklık farklılığından yararlanarak yapılabilecek olası bir proje, yenilenebilir enerji devrimini hızlandıracaktır. Yazının başında belirttiğim gibi, kesintisiz ve ayarlanabilir yenilenebilir enerji kaynakları sektörün olmazsa olmazı. Umarım bu tip çalışmaları ve girişimleri daha geniş bölgelere yayabilir, yenilenebilir enerji devriminin bir parçası olabiliriz.

100MW OTEC dizaynı
[2] 100MW OTEC dizaynı

İklim krizinden önceki son çıkış: COP21 Paris İklim Konferansı

30 Kasım-11 Aralık tarihleri arası dünya genelinden 40 bine yakın katılımcıya ev sahipliği yapacak Paris İklim Konferansı 21 yıllık arayışın bu seneki durağı. Aralarında devlet başkanlarının, bürokratların, iş adamlarının, profesörlerin ve her alandan uzmanların bulunduğu 40 bine yakın katılımcı son zamanlarda üzücü hadiselere ev sahipliği yapan Paris’te küresel bir felaket olan iklim değişikliğine karşı çözüm arayacaklar. 1992’den beri her yıl İklim Değişikliğiyle Nasıl Başa Çıkarız sorusuna cevap bulmak için Birleşmiş Milletler bir araya geliyor. COP21 (21st Conference of the Parties to the United Nations Framework Convention on Climate Change) adı altında yapılacak, 21. konferans iklim değişikliği konferansları arasından en önemlisi olarak görülüyor, çünkü Taraflar 2011 yılındaki COP17 Durban’da 2015 yılının sonunda kesin bir anlaşma yapılacağını kararlaştırmışlardı.

Açlık, kıtlık, doğal afetler gibi bölgesel problemlerin aksine iklim değişikliği küresel bir problem, yani Türkiye’de salınan karbondan kaynaklanan iklim değişikliğinden Japonya da etkileniyor Nijerya da Arjantin de İzlanda da kısacası Dünya’nın bütün bölgeleri  bu değişiklikten etkileniyor. İklim değişikliği ile mücadele ederken en büyük problemin 195 ülkeyi ortak payede buluşturmak olduğu karşımıza çıkıyor. Yani herkesin problemin büyüklüğünü aynı ölçüde idrak etmesi ve gerekli düzenlemeleri kendi ülkesine uyarlaması, toplantıların asıl amacını yansıtıyor.

Probleme kısaca bir değinmek gerekirse, iklim değişikliği gezegenimizdeki iklimin zaman içindeki beklenmedik değişimini ele alıyor. Gezegenimizin bugünkü ortalama sıcaklığı 15 ⁰C derece civarında, elimizdeki veriler tarih boyunca gezegenin bu sıcaklığın çok üstüne çıkıp, çok altına düştüğünü gösteriyor, ancak endişe edilen konu Sanayi Devrimi sonrası dönemde sıcaklık değişiminin çok hızlı olması. Bu değişimin en önemli nedeni olarak Sera Gazı Etkisi(Greenhouse Effect) ön plana çıkıyor. Hepimizin küresel ısınma haberlerinden aşina olduğu bu terim aslında ne ifade ediyor? Sera Gazı Etkisi atmosferdeki sera gazlarının yeryüzünden yansıyan güneş ışınlarını hapsedip dünyaya geri yansıtarak, dünyayı ısıtması anlamına geliyor. Bu etki olmasaydı sıcaklık ortalaması 30 ⁰C derece daha düşük olacaktı ki bu da dünyayı yaşanmaz bir yer kılardı. Bu konudaki kaygı ise şu, gerek kişisel hayatta gerek endüstride gerekse tarımda kullandığımız yakıtların gaz salınımı (karbon ya da gaz emisyonu olarak da bilinir) atmosferdeki sera gazlarına katılarak daha çok güneş enerjisini hapsedip yeryüzüne geri yansıtıyor olması. Tabii bunun sonucunda yeryüzü sıcaklığı artıyor. Bu durum İklim Değişikliği ya da Küresel Isınma olarak adlandırılıyor.

Bilim adamlarına göre Dünya’nın ortalama sıcaklığı sanayi devrimi öncesine kıyasla 2 ⁰C artarsa, iklim sisteminde boyutları tahmin edilemeyecek ciddi tahribatlar oluşacak. ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi(NOAA) hazırladığı raporda tehlike sınırı olan iki derecenin yarısına ulaşmış olduğumuzu gösterdi.(Grafik-1) Yani Paris toplantısı, ülkelerin ekonomik büyümelerine zarar vermeden, gaz salınımlarıyla ilgili önlemleri almaları adına çok kritik bir zirve.

2015iswarmestyear
Grafik-1: Yıllara Göre Ortalama Sıcaklık (NOAA)

Endüstri, ekonomi ve iklim değişikliğinden bahsedip yenilenebilir enerjiden bahsetmemek olmazdı. Tabi ki bu toplantının en güçlü mesajı Yenilenebilir Enerji’ye Geçişin Önemi hakkında olacaktır. İklim değişikliğiyle mücadelede yenilenebilir enerji kaynaklarının önemini tahmin etmeyen yoktur. COP21 ile yenilenebilir enerji arasındaki ilişkiyi şu şekilde özetleyebiliriz:

  • COP21’in en önemli ayaklarından birini karbon salınımının azaltılmasıyla ilgili uzun vadeli hedeflerin hayata geçirilmesi oluşturuyor. Enerji sektörünün karbon salınımının 2/3’ünü oluşturması sektörü COP21’in odak noktasına koyuyor. Yenilenebilir enerjiye geçiş enerji sektöründeki karbon salınımının azaltılmasının en önemli faktörü olarak ön plana çıkıyor.
  • 164 katılımcı ülke yenilenebilir enerji hedeflerini belirledi ve hayata geçirmeye başladı.
  • 4-5 Aralık günleri Renewable Energy Track adı altında çeşitli çalıştaylar ve seminerler ile yenilenebilir enerji kaynaklarının önemi ve farklı sektörlerdeki çeşitli kullanımları ele alınacak.
  • 6 Aralık günü tüm gün boyunca yenilenebilir enerji ile ilgili yeni projeler, son gelişmeler aktarılacak. Güzel haber şu, program http://re-energising.org/ adresinden canlı yayınlanacak.
  • 7 Aralık günü COP21’in Enerji Günü (Energy Action Day). Sabah oturumları Yenilenebilir Enerji konusuna, öğleden sonrası oturumları Enerji Erişimi konusuna ayrıldı.

Teknoloji geliştikçe ucuzlayan yenilenebilir enerji kaynakları COP21’in göz bebeği konumunda, önümüzdeki iki hafta yenilenebilir enerji meraklıları için çok önemli anlamlar taşıyor. İki hafta sonunda tüm dünyanın büyük umutlar bağladığı  yenilenebilir enerji önemini çok daha arttırmış bir şekilde karşımıza çıkabilir. Eğer siz de konferansın bir parçası olmak, yenilenebilir enerji hakkında görüşlerinizi yazmak isterseniz #REenergise etiketiyle Twitter’dan düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz. Hepimizin ortak paydası olan gezegenimizin bir ölçüde kaderinin ele alınacağı COP21 Paris İklim Konferansı’nın yenilenebilir enerji, iklim ve çevre adına güçlü ve somut sonuçlarla bitmesini umut ediyorum.

Faydalı linkler:

http://re-energising.org/

track0.org/countries/

enr.fr/userfiles/files/Annexes/PROGRAMME-COP21.pdf

http://www.noaa.gov/

http://irenanewsroom.org/2015/11/30/7-things-you-need-to-know-about-renewable-energy-at-cop21/

 

The Concept of Microgrid

By the improvement of technology, electricity components which are related with generating, distributing, reliability and resilience issues require improvements as well. Transmission of electricity is one of the most significant elements of those requirements. The generated electricity is connected to homes, industries, farms and all consumers via transmission and distribution networks which are called as grid. In point of renewable energy adaptation and reliability of power supply one of the most promising technical approaches is the concept of Microgrid.

A microgrid is a small scale of electricity supply network which consists of low voltage (LV) distribution systems that are designed for supplying electrical and heat loads with distributed energy resources, storage devices and flexible loads to the small communities like suburban localities, industrial sites, municipal regions, etc. Microgrids can both operate as interconnected to the main grid in non-autonomous way or disconnected from the main grid in autonomous way. The concept of microgrid is emerged because of several reasons. First of all, gradual development of distributed generation (DG) systems such as micro-turbines, photovoltaics, wind turbines and fuel cells bring about lots of advantages for meeting growing customer needs and they are also providing different economic, environmental and technical benefits. Distributed energy resources have generally small capacities and due to its lower energy density, they can be directly connected to LV networks, and they needed to be located close to the loads, so they are generally located at users’ sites and in terms of distribution system planning and operations, the integration of DG brings about some challenges, the vital one is about configuration of power lines and protective relaying in most of the existing grids, which is operated and designed on uni-directional power flow. The penetration of power flow generated by DGs used to be small enough to be regarded as simply reduction in load, but this will not stay same in upcoming times due to huge grow in DG penetrations. Actually, physical wires and transformers can carry power flow in both directions, however DG might negatively affect systems’ reliability, power quality and safety.[1] Hence, in order to facilitate full integration of distributed generation into the system, there is a need for a different type of network architecture which is able to control and manage the generation and associated loads as a subsystem .[2] Secondly, distributed generation, storage and uninterruptible power supplies can be vital for some kind of consumers like hospitals, military bases, data centers, college campuses, etc. Reliability level of conventional grids are inadequate for such consumers, in different parts of the world, big electricity shortages occurred which stem from conventional grid faults, and those shortages caused huge losses in those countries.[3] So, a new type of network architecture needs to have an islanded operation mode which can be operated as disconnected to main grid and increase the reliability of power supply.[4] Also, carrying power to suburbs and outer lands generally become problematic. Due to long way of transmission, there is considerable amount of loss in the transferred power. This loss causes both negative economic impacts and decrease reliability of power. Therefore, islanded network can be used in sites which are far away from power plants. Distributed generations in those places would be much reliable and less costly, so they can reduce the loss and increase the service quality.[5] Although these are only a few reasons, they show how important is the emergence of new kind of network architecture.

There are few constituent parts of microgrids. First one is distributed generation units including microturbines, photovoltaics, wind turbines, fuel cells, etc. Distributed generation units have low power generation potential in comparison with conventional power plants and their generation is not feasible to transport far away, but they are suitable for microgrids. Second one is energy storage systems which are highly important for the future of the concept. The main problem of renewable energy powered microgrids is maintaining the power supply and load mismatches. Energy storage systems can play crucial role for this problem, for instance when the weather is less cloudy than forecasted, PV panels might generate more electricity than actual demand, so surplus electrical energy can be stored and might be dispatched properly later in the event of electricity shortage, so sustainability in electricity supply can be achieved by this way. Third part is electrical loads which are prioritized depending on its urgency, so critical loads that are related with essential processes are more particularly met than non-critical loads. Since the capacities of distributed energy resources are limited, microgrid arranges its units to meet the highest critical load’s demand, after that it tries to meet the demands of less critical loads. If any shortage in supply occurs, then microgrid takes power from the main grid. [6] Last part is the controller part of the microgrids, this part behaves like the brain of the microgrids. Controller part matches the load with generation in both connected and disconnected modes. It optimizes integration, ensures that distributed generation improves cost efficiency, maintains reliability and manages frequency and voltage. It controls real-time responses and provides fault protection, and if any problem occurs, it connects or disconnects microgrid to the main grid. That can also make predictions and forecasting analysis.[7]

In order to understand how would a microgrid operate, a typical microgrid configuration is provided in Figure1.1[8] below,

A typical Microgrid configuration

As it can be seen from the graph provided, electricity and heat loads are supplied by three radial feeders. (A,B and C) Microsources and storage devices are connected to feeders A and C through microsource controllers. Feeder B is connected to non-priority electrical loads, while other feeders are connected to loads which require uninterrupted power supply that are supposed to be priority loads as mentioned above. The grid-connected microgrid is coupled with medium voltage main grid through the point of common coupling (PCC) circuit breaker (CB4) as per standard interface regulations. CB4 in the graph is the key point of the microgrid, so depends on selected operation mode or in case of an emergency, CB4 connect or disconnect the whole microgrid from main grid. CB1, CB2 and CB3 are operating breakers which connect or disconnect feeders A, B, C respectively. To ensure reduction in line losses and to get good voltage profile, microsources on feeders A and C are placed far from the Microgrid bus. When microgrid is disconnected from the main grid, it operates in stand-alone mode. In this case microgrid operates as an autonomous system and all microsources start feeding all the loads in feeders A, B and C or A and C start supplying power for only the priority loads and feeder B remains to ride through disturbance. [8] This is how a microgrid operates in typical cases.

In a nut shell, how microgrids are differ from the power systems we see today is as follows[9], First of all, microgrids can operate in both grid connected and grid disconnected modes. Secondly, DG sources have much smaller capacity in comparison with conventional power sources, they generate in low voltage and power can be directly fed to the utility distribution network. Thirdly, DG sources are generally based on renewable energy sources which are located close to the loads that bring about negligible line losses. Also, active control and two-way power flow in distribution are possible and distribution can be regarded as a transmission resource. Finally, in microgrids there is high dependency on standards and they have ordinate processes.

The State of Art in Microgrid Research

The concept of microgrid started with first DC microgrids that were built in 1886, and thereafter evolution of electricity market incentives for microgrids removed, however today the world needs microgrids than ever before.[10] A remarkable amount of researchers work on this concept to make it feasible for using. The state of art in microgrid researches can be examined by different parts of the concept. From the point of distributed generation, renewable DGs are one of the extensively studied topics in the literature. As it is mentioned in previous parts, the adaptation of renewable energy into microgrids has some challenges. Latest developments about wind power in microgrids are as follows, researches show that in order to decrease the effects of the high variability in the power output of the wind turbines, aggregate wind generation or much greater amounts of storage or both are needed.[11] Also, for wind power plants, pitch angle controller and a rotor speed controller which are used in active power adjustment to help with frequency regulations are introduced, for stabilizing the microgrid voltage during short circuit faults, STATCOM (Static Synchronous compensator) is discussed further.[12] In terms of solar energy, researchers generally study on maximum power generation from the PV in microgrids.[13] One of the main objectives is enhancing solar energy generation by power point tracking, which can be described as a unique point that generates the maximum power on the I-V characteristic of the solar cells, and researchers developed a fuzzy-logic controller for maximum power point tracking of PV systems and also suitable network designs for PV adaptation are examined. Another important part of researches on microgrids consist of energy storage systems. (ESS) As it is mentioned in previous parts, importance of ESS is increasing proportional with the penetration of renewable energy generation in microgrids. Recent studies on ESS aim to increase efficiency of batteries and also some control mechanisms are developed for power balancing and voltage regulations among ESS and loads when the microgrid disconnects from main grid.[14] The following batteries are the major types of energy storage applied in microgrids. Lead-Acid Batteries are the most widely used type of rechargeable batteries. They are great choices for uninterruptible power supply with their low cost, high efficiency and good surge capability, also they are easy to recycle. Lithium-Ion Batteries are the best commercialized batteries in terms of power density. The voltage of a lithium ion battery cell is twice that of a lead-acid battery, however high cost of the lithium prevent widely usage of this battery type in power systems. Redox-Flow Batteries have long lifetime and exchangeable electrolytes make it easy to charge electric cars. However, energy density of Redox-Flow batteries is very low which makes it hard to apply for grid storage. Sodium-Sulfur Battery has already been operated in some countries. The installed capacity of the battery is about 250MW and it has advantages of high power density, long lifetime and high efficiency. But, when the battery is operating, high temperature, around 350 ⁰C, is required to liquefy the sodium. This property makes it difficult to apply such kind of batteries in grid storage systems, because of its high operational cost. Flywheel energy storage system (FESS) is one of the most promising storage types for the microgrids which stores energy in kinetic form. It can supply immediate power support for a renewable energy based microgrids, when there is excessive electricity flywheels can be charged by electric motors, also it can act as generator when discharging. It has advantages of high power density, high conversion efficiency, long lifetime, low maintenance cost, short response time and it is environmental friendly. Their drawbacks are the small capacity and high power loss due to friction. The Supercapacitor consists of numerous two-layer capacitors arranged in parallel or in series. They are formed when the electrode is in touch with the electrolyte. For energy storage in microgrid requires a stack of many single cells connected in series. Supercapacitors have high power density and high energy conversion efficiency with the storage capacity of 20-1000 times higher than a common capacitor.[15] Also, promising studies on high energy density storage batteries and high power density storage ultra-capacitors is reflecting another side of ESS.[16] Table-1 and Table-2 show the comparison of various ESS technologies.[15]

Table-1

Table-1 Comparison of Characteristics for Different Types of ESS

Table-2

Table-2 The Advantages and Disadvantages of Different Types of ESS

Potential Benefits and Drawbacks

The benefits of Microgrids should be examined from different perspectives. From the end user point of view Microgrids supply both thermal and electricity needs, also enhance local reliability, reduce in gaseous and particulate emissions due to widely usage of renewable energy resources and close control of the combustion process for thermal power plants. Close relation between end user and micro-sources might increase the environmental and energy consumption awareness of the end users and might have a contribution to decrease carbon food-step of individuals. Microgrids improve reactive support of the whole system and develop power quality by decentralisation of supply, they have better match of supply demand, enhancing the voltage profile, reducing the large transmission and generation losses. Also, they have potential to be lower costs of energy supply and ensure energy supply for critical loads utilizing on site generation. Economically, widespread use of detachable microsources may reduce the energy prices in the power market

From the utility point of view, thanks to microgrids, 20% of the world population which can not access to electricity might reach it[17] Microgrids reduce the fuel consumption, hence they are much better for environment which is also important for end users. Also, it decreases the demand for transmission and distribution (T&D) facilities, also T&D losses decrease considerably. Capability of grid independence lets power to be transmitted to far places and islands, also it provides secure power supply. During maintenance and repair services, there will not be electricity shortage for whole network which is also great benefit from end user’s point of view. Microgrids can be used as supportive service to other networks during congestion or any faults occurred on other networks, it is also beneficial for grid operators. They also can be regarded as controlled entity which can be operated as cluster of load or generator within the power system, so it is more secure and reliable.

As it can be understood from above, the concept of microgrid has so many benefits, however there are some drawbacks and tough challenges needed to be overcome. First of all high cost of distributed energy sources and installation of them can be regarded as the biggest barrier against the microgrids and also technical challenges, especially ability to transition from grid-connected to grid-disconnected mode has so many technical difficulties that are needed to be solved. Perfect distribution of electricity requires so many perfect control systems which technically looks hard to achieve. There are also financial challenges. Business cases for microgrids are needed to be developed to secure funding for microgrids. Without creating satisfactory business models, financing of microgrid will stay as a problem.[18] After disconnection of microgrid from main grid, who will control the energy prices? The current electricity market will lose its power, so there will be consequences of this. Since microgrids are comparatively a new area, in most countries there are lack of standard legislation and regulations. Hence, administrative and legal barriers are other challenges that should be taken into account.

Can We Do It?

As it can be understood obviously from benefits of the concept of microgrids, they will make the world a better place to live, however the question is whether microgrids are likely to feature prominently in the power systems of the future? Can we overcome the challenges?

In terms of high cost of distributed energy sources, it should be done with the subsidies and encourages from government bodies and efforts of NGOs for promoting microgrids to individuals. These supports should continue until environmental and carbon capture goals are reached by transition to microgrids. Technical challenges should be solved by working in collaboration, hence global forums and summits have been done for a few years [19], the communication among researchers, investors and governmental bodies should increase in such kind of events. In those events, standards and protocols for integration of microsources and their participation in conventional grids and deregulated power markets should be argued, latest technical improvements and challenges should be shared in scientific level, also safety and protection guidelines should be laid down. By working in collaboration, it is not hard to believe that transition to micrgrids will be done.

Although it is not easy to achieve these goals and cope with challenges, I believe that the concept of microgrids will be our future power systems. If the world wants to achieve the carbon emissions targets[20] which were defined in Kyoto, the world mostly needs to transform in renewable power generation which requires microgrids. In another aspect, the markets in emerging countries[21] are developing gradually, and it is expected that it will keep growing in next decades, however as it was mentioned in previous parts, some parts of those countries have no access to the electricity which can be regarded as the biggest barrier against development. For sure, nothing can prevent this emergence and electricity will reach the furthest parts of those countries. So, as it is discussed in previous parts microgrids will play a vital role in this emergence. I expect that, microgrids will cover most part of the world until 2020, which is the target year of Kyoto Protocol. Furthermore transition from microgrids will be towards smartgrids, which is currently studied. Smart grids can be regarded as another concept which intelligently integrate the actions of power system. They will have better control systems and feedback algorithms, so it will bring about better grid management. We can explain this as smarter microgrids, I claim this by the help of promising research and projects which are mentioned in previous parts. Therefore, microgrids and similar concepts like smartgrids can be regarded as
the future of the power systems.

References

[1] KASSAKIAN, J.G. et al. (2011) “The Impact of Distributed Generation and Electric Vehicles” The Future of the Electric Grid. An Interdisciplinary MIT Study. Available from: https://mitei.mit.edu/system/files/Electric_Grid_Full_Report.pdf [Accessed: 21st Oct 2015]

[2] SCHWAEGERL, C., TAO, L. (2014) “The Microgrids Concept”. Page 2. In HATZIARGYRIOU, N. (ed) Microgrids Architectures and Control. Publisher: John Wiley and Sons Ltd. United Kingdom

[3] News related with the electricity shortages

http://www.nydailynews.com/news/national/northeast-blackout-2003-ten-year-anniversary-article-1.1426561

http://www.huffingtonpost.com/2009/11/10/brazil-blackout-largest-c_n_353217.html

http://edition.cnn.com/2015/03/31/middleeast/turkey-power-outage/

[4] SCHWAEGERL, C., TAO, L. (2014) “The Microgrids Concept” Page 4. In HATZIARGYRIOU, N. (ed) Microgrids Architectures and Control. Publisher: John Wiley and Sons Ltd. United Kingdom

[5] SCHWAEGERL, C., TAO, L. (2014) “The Microgrids Concept” Page 3. In HATZIARGYRIOU, N. (ed) Microgrids Architectures and Control. Publisher: John Wiley and Sons Ltd. United Kingdom

[6] B.Zhao, Y. Shi, X.Dong, W. Luan and J.Bornemann, “ Short-Term Operation Scheduling in Renewable-Powered Microgrids: A Duality-Based Approach” IEEE Transaction On Sustainable Energy, Vol 5, No 1, Jan 2014

[7] SANCHEZ, I. “Microgrid Technology: Enabling Energy Reliability and Security – Opportunities in Campus, Commercial & Industrial Communities” MAYA Smart Energy Consulting Presentation. [Online] Available from: http://www.districtenergy.org/assets/pdfs/03AnnualConference/Monday-A/A5.2SANCHEZIvette-Sanchez-IDEA.pdf [Accessed: 24th Oct 2015]

[8] CHOWDHURY, S.,CHOWDHURY, S.P. and CROSSLEY, P. (2009) “A Typical Microgrid Configuration” In  Microgrids and Active Distribution Networks. Publisher: The Institution of Engineering and Technology. London, United Kingdom.       

[9] MOHN, T. “Microgrid Research Opportunities A look at the state of the art and what’s needed” General Microgrids Balance Energy. Presentation in Microgrid Rodeo Summit. [Online] Available from: http://www.utexas.edu/research/cem/RODEO%20Pres/MOHN%20Presentation.pdf [Accessed: 25th Oct 2015]

[10] ASMUS,P., CORNELIUS,A. and WHEELOCK,C.(2009) “Islanded Power Grids and Distributed Generation for Community, Commercial, and Institutional Applications” PikeResearch Cleantech Market Intelligence, Research Report. [Online] Available from: http://www.missioncriticalmagazine.com/ext/resources/MC/Home/Files/PDFs/WP-MICROPike_Research-ExecutiveSummary.pdf  [Accessed: 25th Oct 2015]

[11] A. M. Giacomoni, S. Y. Goldsmith, S. M. Amin, and B. F. Wollenberg,“Analysis, modeling, and simulation of autonomous microgrids with a high penetration of renewables.” in Proc. IEEE Power Energy Soc. General Meeting, Jul. 2012, pp. 1_6.

[12]  B. H. Chowdhury, H. T. Ma, and N. Ardeshna, “The challenge of operating wind power plants within a microgrid framework,” in Proc. Power Energy Conf. Illinois (PECI), Feb. 2010, pp. 93_98.

[13] PARHIZI,S., LOTFI,H., KHODAEI,A. and BAHRAMIRAD,S.(2015) “State of the Art in Research on Microgrids: A Review”

[14] R. Pawelek, I. Wasiak, P. Gburczyk, and R. Mienski, “Study on operation of energy storage in electrical power microgrid_Modeling and simulation” In Proc. 14th Int. Conf. Harmon. Quality Power (ICHQP), Sep. 2010, pp. 1_5.

[15] GAO, D.W., “Basic Concepts and Control Architecture”(2015) In Energy  Storage for Sustainable Microgrid. Publisher: Elseveir Ltd., Oxford, United Kingdom

[16] H. Zhou, T. Bhattacharya, D. Tran, T. S. T. Siew, and A. M. Khambadkone, “Composite energy storage system involving battery and ultracapacitor with dynamic energy management in microgrid applications” IEEE Trans. Power Electron., vol. 26, no. 3, pp. 923_930, Mar. 2011.

[17] Percentage of the world which has no access to electricity is available from: http://data.worldbank.org/indicator/EG.ELC.ACCS.ZS

[18] Stefferud, K. “Microgrid Benefits and Challenges”(2013) [Online] Available from: http://www.enernex.com/blog/post-7-microgrid-benefits-and-challenges/ [Accessed: 26th Oct 2015]

[19] Summit and Forums about Microgrids http://www.microgridglobalsummit.org/2015/html/program.htm  http://www.microgridinnovation.com/

[20] The carbon emission targets of the countries  http://www.c2es.org/international/history-international-negotiations/2020-targets

[21] The list of emerging countries http://www.iawp.org/joiniawp/countrylist.htm

Yenilenebilir Taşımacılık: Son Gelişmeler, Yeni Fikirler

Uzun zamandır yazmak istediğim bir konuya biraz geç de olsa başlamanın mutluluğunu yaşıyorum. İlk yazım olan “Yenilenebilir Havacılık Devrimi: Solar Impulse” yakıt olarak sadece güneş enerjisi kullanan uçağın devrim niteliği taşıyan hikayesini anlatmaktaydı. O yazıyla ilgili aldığım olumlu geri dönüşler beni yenilenebilir taşımacılıkla ilgili bir yazı hazırlamaya ikna etti. Daha birkaç gün önce Volkswagen’ın dizel arabalarında yaşanan skandalın ardından gözler tekrar fosil yakıt kullanan araçların çevreye verdiği zararlarla ilgili tartışmalara döndü. Bu yazımda sizlere, ulaşımda yenilenebilir enerjiden faydalanan araçlar hakkında son gelişmeleri ve yeni fikirleri paylaşacağım.

Solar Impulse’ın dünya rekorları kıran yolculuğu 8.etabını tamamladıktan sonra Hawaii’de güneş hücrelerinde aşırı ısınmadan kaynaklı teknik bir arıza sebebiyle mola verdi. Dünya turuna Nisan 2016’da devam edecek olan Solar Impulse ekibi neleri başardı? Abu Dhabi’de başlayan yolculuk sırasıyla Muscat, Ahmedabad, Varanasi, Mandalay, Chongqing, Nanjing ve Nagoya’ya gitti. En kritik yolculuğa Nagoya’dan çıkan André Borschberg tam 117 saat 52 dakika uçarak Hawaii’ye vardı. Bu başarı, 16 yıl önce Bernard Piccard’ın hayali olan fosil yakıt kullanmadan kesintisiz uçabilmenin vücut bulmuş haliydi. Solar Impulse ekibi bu dünya rekoruyla[1] güneş enerjisinin gücünü tüm dünyaya göstermiş olmakla birlikte, yenilenebilir enerjinin uygulanabilir olduğunu kanıtladılar.

Solar Impulse gibi umut vadeden bir örneğin yanında dünyada yaşanan diğer gelişmelere bir bakalım. San Francisco tabanlı Wind+Wing Technologies şirketi deniz taşımacılığında yelkenlere çok farklı bir boyut getirmeyi amaçlıyor.[2] Denizciliğin temelini oluşturan yelkenler insanoğlu tarafından denizcilik sektöründe yıllarca kullanıldıktan sonra, makineleşmeyle ve sanayi devrimiyle sektördeki yerini hızla kaybedip, spor ve hobi amaçlı aktivitelerde kullanılmaya başlanmıştı. Wind+Wing Technologies kurucularından olan Jay Gardner hedeflerini Dünya’nın her bölgesinde bulunan bedava rüzgar enerjisini, bilgisayar kontrollü kanatlarla en etkili şekilde kullanmak ve bu kanatlarla temiz ve güvenilir deniz taşıtları imal etmek olarak belirledi.[3] Geliştirilen kanatları halihazırda çalışan bir gemiye takmak mümkün, ancak bu kanatlara özgü tasarlanacak bir gemiyi olabilecek en ucuz yakıt maliyetiyle en verimli şekilde kullanmak mümkün olacak. Kanatların kullanımı çok kolay, gemiye montaj edildikten sonra yapmanız gereken tek şey sadece bir düğmeye basmak. Otomatik kanatlar size en etkin kullanım imkanını sağlıyor. Peki ya nasıl? Wind+wing kanatlarının üstünde rüzgarın şiddetini ve yönünü tespit etmek

Kanat üzerindeki mikrofon rüzgarın yönünü ve şiddetini ölçüp ona göre kanada yön veren  mikroişlemci için toplayıcı görevi yapıyor
Kanat üzerindeki mikrofon rüzgarın yönünü ve şiddetini ölçüp ona göre kanada yön veren mikroişlemci için toplayıcı görevi yapıyor

için bir mikrofon bulunuyor, bu mikrofon aldığı bilgileri bir işlemciye iletiyor, işlemci optimum kanat açısını yön motorlarına iletiyor ve kanat geminin gideceği doğrultuda maksimum katkıyı sağlayacağı yöne doğru dönüyor. Kanatlar gereken gücü üzerlerindeki PV panellerinden sağlıyor, yani anlaşılacağı üzere bütün işlemler yenilenebilir enerji ile gerçekleştiriliyor. Firmanın en büyük projesi 400-750 yolcunun taşınabileceği feribotları[4] belirli deniz güzergahlarında kullanmaya başlamak. UC Berkeley Üniversitesi’nin araştırmasına göre geliştirilen feribotlar SF Ferry Building-Sausalito ve SF Ferry Building-Treasure Island rotalarında mükemmele yakın etki gösterebilirler. Şimdi en etkileyici bilgiyi geliyor, araştırmalar San Francisco körfezinde bu sistemlere uygun bir geminin çalışmaya başladıktan sonra elde ettiği yakıt tasarrufunun 5 yıl içinde geminin maliyetini çıkartacağını gösteriyor.

400 kişilik planlanan feribotun proje çizimi
400 kişilik planlanan feribotun proje çizimi

Hindistan Demiryolları’nın geçtiğimiz aylarda açıkladığı proje yenilenebilir taşımacılığa demiryollarını da dahil edecek gibi duruyor. Projenin fikir babası Hindistan Bangalore Bilim Enstitüsü, basitçe trenlerin üstüne güneş panellerini yerleştirmeyi amaçlayan proje trenlerde yılda 90,000 litre dizel yakıta karşılık gelen %15 civarı yakıt tasarrufu sağlayıp, 239 ton karbondioksit emisyonunu engelliyor[5]. Akıllara gelen tek soru panellerin montaj sonrası hızla hareket eden tren üzerinde sağlayacağı verim, ancak uzmanlar mühendislik firmaları ve araştırmacıların yürüteceği ortak çalışmalarla hiçbir sorun çıkmayacağına eminler.  Trenlerin çalışmadığı müddetçe ürettiği elektriği iki seçenekli kullanmak mümkün, birinci seçenek üretilen ekstra elektriği akülere depolayıp bulutlu havalarda ya da geceleri kullanmak, ikinci seçenek ise üretilen elektriği direk şebekeye aktarmak. Yani bir nevi mobil güneş santrali olabiliyor. İşin ekonomik getirisine baktığımızda yine çarpıcı bir sonuç ortaya çıkıyor, yakıt tasarrufu panel fiyatlarını 3 sene içinde çıkartıyor.

Hindistan Demiryolları konumlandıracağı güneş panelleriyle %15 civarında yakıt tasarrufu hedefliyor
Hindistan Demiryolları konumlandıracağı güneş panelleriyle %15 civarında yakıt tasarrufu hedefliyor

Bu mükemmel çalışmaları okudukça geleceğe daha umutlu bakmaya başlıyoruz. Ancak kendi ülkesini düşünmeden edemiyor insan, biz bu işin neresindeyiz? Yenilenebilir enerjiye yönelimimiz lisanlı proje yarışmalarıyla mı kalacak? Entegre uygulamaları hiç düşünmeyecek miyiz? Wind+Wings’in yelken projesinin İstanbul şehir hatlarında kullanılmaya başlanması çok uzak bir hayal olmamalı, yeni yapılan hızlı trenlerimizi bahsedilen panel projelerine uygun üretip raylara çıkartmak, bu işte ben de varım demek büyük bir devlete yakışan adımlar olacaktır. Yazıma Solar Impulse ekibinin dünyaya miras bıraktığı, umut vadeden etiketini yazarak son vermek istiyorum. Çalışıyoruz, çabalıyoruz ve inanıyoruz #futureisclean!

[1] http://www.theverge.com/2015/7/2/8882253/solar-impulse-2-breaks-world-record-longest-solo-flight

[2] http://www.windwingtech.com/index.html

[3] http://www.windwingtech.com/missionstatement.html

[4] http://www.windwingtech.com/400paxferry.html

[5]http://www.abplive.in/india/2014/06/20/article346944.ece/Solar-roof-for-trains-to-save-fuel