Etiket arşivi: enerji

Offshore Santrallerinde Yüzer Platform (Floating Foundation)

Türkiye’de yapılması planlanan offshore santral ile ilgili yazılarıma devam ediyorum. Daha önce yayınladığım ilgili yazılarda Türkiye’de offshore santralleri için en uygun temelin yüzer platform olarak belirlendiğinden bahsetmiştim. Bu yazımda yüzer platformlar ile ilgili genel bilgileri ve dünyada operasyonel ilk ve tek yüzer platformlu, şebekeye bağlı offshore santrali olan Hywind santralinden bahsedeceğim.

Nedir bu temel meselesi?

Offshore rüzgar türbini temelini (foundation) rüzgar türbinini deniz yatağına sabitleyen ara yapı olarak tanımlayabiliriz.  Hali hazırda kurulu offshore rüzgar santrallerinde çoğunlukla üç tip temel kullanılır. Bunlar, monopile, jacket ve gravity base tipi temellerdir. Bunların dışında, suction bucket, tripod ve yazımızın konusu olan floating yani yüzer temeller bulunmaktadır.

Bir rüzgar projesinde temel tipinin belirleyen en önemli etken, projenin kurulacağı bölgedeki suyun derinliğidir, bunun yanında deniz yüzeyi yapısı ve kullanılan türbinin fiziksel özellikleri temeli belirlemede etkisi olan değişkenlerdir. Özellikle Avrupa’da derinliği az olan elverişli alanların tükenmeye başlamasıyla, offshore santralleri derin sulara taşıma çalışmaları uzun zamandır sürüyor. Bu sebeple offshore rüzgar enerjisiyle alakalı ar-ge harcamalarının büyük bir kısmı yüzer platformlara ayrılıyor. Uzun yıllardır yapılan çalışmaların ve testlerin sonucunda, yüzer platform üzerine kurulu ilk ticari offshore rüzgar santrali, İskoçya’da Aberdeen açıklarına kuruldu.

Hywind Offshore Ruzgar Santrali

“Dünya’nın gözü bu projede” başlıkları atmayı sever bizim medyamız. Hywind için bu başlık gerçekten atılabilir. Geçtiğimiz Ekim ayında tamamlanan proje Peterhead sahilinin 25km açığında kuruldu. Statoil’in geliştirdiği, Masdar’ın daha sonra ortak olduğu, 5 adet Siemens-Gamesa (SGRE) SWT-6.0-154 rüzgar türbininden oluşan 30MW’lık bu santralde kullanılan spar-buoy tipi yüzer platform, rüzgar türbinlerinin 800m derinliğe kadar kurulumuna imkan veriyor. Hywind’in kurulduğu bölgedeki su derinliği 95 ve 129 metre arasında değişiyor. Konvansiyonel platformların 60m derinliğe kadar kuruluma izin verdiği düşünüldüğünde, bu teknoloji gerçekten devrim niteliğinde. Proje ayni zamanda Statoil’in 1MWh lityum-iyon pili projesi Batwind ile dengelenmiş durumda, yani proje yenilenebilir enerji meraklıları için başlı başına bir cazibe merkezi.

Rüzgar veriminin en yüksek olduğu derin sulara kurulacak santraller maliyeti 40 EUR/MWh fiyatlarına kadar düşürmesi bekleniyor.  Tabi bu amaçlara ulaşmak için yüzer platformların kendini kanıtlaması şart. Ekim ayında elektrik üretimine başladıktan sonra Hywind ile ilgili olan gelişmeler geçtiğimiz Şubat ayında paylaşıldı. Statoil yaptığı açıklamada Hywind’in beklenenden çok daha iyi bir performans sergilediğini, konvansiyonel temeller üzerine kurulu offshore Rüzgar santrallerini baz alarak öngörülen üretim değerlerinin çok üzerine çıktığını açıkladı. Üretim değerlerinden daha da önemlisi rüzgar santralinin bir kaç ciddi fırtınayı ve olumsuz hava koşulunu kusursuz atlatması oldu. Bu süreç içerisinde santralin operasyonu ve bakim-onarımları göz önüne alındığında, herhangi bir sağlık sorunu rapor edilmedi.

İlk gelen veriler çok olumlu, bu durum yüzen platform teknolojisine olan güveni ve ilgiyi iyiden iyiye arttırdı. Offshore rüzgar YEKA’sının detayları açıklanana kadar kullanılacak temel tipini tahmin etmek güç, ancak tahminim ilk santralin kıyıya yakın bir bölgede kurulacağı yönünde. Ancak ilk kurulacak offshore santralde kullanılmayacak olsa bile, yüzer platformlar ülkemizin offshore santrallerinin büyük bir bölümünde kullanılacak temel tipi olacaktır. Daha önce belirttiğim gibi, Statoil önemli offshore rüzgar santrali geliştiricilerinden bir tanesi, önümüzdeki zamanlarda Turkiye’de bir ortaklık yapması ya da offshore YEKA’larinda adinin geçmesi şaşırtıcı olmaz.

Önde gelen offshore rüzgar türbinleri

Önceki yazımda, Türkiye’de yapılması planlanan ilk offshore rüzgar santralini genel bir bakışla değerlendirmiştim. Bu yazımda dünyada onda gelen, kurulumu yapılmış ya da sadece duyurusu yapılmış birkaç offshore rüzgar türbininden bahsedeceğim.

Offshore rüzgar türbini pazarına baktığımızda, liderliğini Siemens-Gamesa’nin yürüttüğü belli başlı türbin modellerini görüyoruz. Kurulu güce dayalı dünya sıralamasını göz önüne aldığımızda sırasıyla Siemens-Gamesa Renewable Energy (SGRE), Mitsubishi Heavy Industries Vestas (MHI Vestas), Senvion, Adwen (Siemens-Gamesa tarafından satın alindi) ve GE (Alstom firmasını satın alıp pazarda ciddi bir yer edindi) firmalarını görmekteyiz. Bunların dışında pazara yeni giren Asya firmaları da mevcut. Pazara yeni giren firmaların hikayeleri ülkemiz açışından örnek alınacak cinsten, ancak bunu başka bir yazıda değerlendireceğim.

Offshore rüzgar türbinleri marketinin açık ara lideri konumunda olan SGRE’nin Türkiye’deki ihalede kazanan türbin üreticisi firma olması şaşırtıcı olmayacaktır, zira global çapta hâlihazırda kurulu olan offshore rüzgar türbinlerinin yarısından çoğunu SGRE sağlamıştır. Ancak bunun yanında, geçtiğimiz günlerde dünyanın en güçlü rüzgar türbinini duyuran GE, onshore pazarının tartışmasız liderinin offshore ortaklığı MHI Vestas ve yurtdışına açılmaya çalışan Cin türbinleri göz ardı edilmemelidir (hatırlarsanız son YEKA ihalesinde finalde Siemens’in yanında Cin’li Mingyang kalmıştı).

Türkiye’de kurulacak offshore santralinde hedeflenen kapasite düşünüldüğünde aşağıdaki türbinlerden birinin kullanılması şaşırtıcı olmayacaktır.

SGRE SG 8.0 154/167

Offshore rüzgar pazarının lideri SGRE’nin “direct drive” teknolojisini kullandığı, başarılı bir türbin modeli. Hollanda’nin Borselle I-II, Danimarka’nın Kriegers Flak projelerinde kullanılacak olan türbin, hatırı sayılır kurulu güç kapasitesine ulaşmış SWT 6.0-154 ve SWT 7.0-154 türbinlerinin gelişmiş modeli olarak karşımıza çıkıyor. Bahsi gecen modelin daha bir çok projede ismi geçmekte, bunun yanında geçtiğimiz sene SGRE, V167 platformu için ‘power-mode’ seçeneğinin sunulacağını ve seçeneğin türbin kapasitesini 9MW’a çıkartabileceğini duyurdu.

Direct drive sistemini barındıran türbin ciddi bakim onarım maliyetlerini engellemek için ideal bir türbin olsa da, şuan ki teknolojinin doğası gereği daha sık arıza vermesi onu konvansiyonel turbin modellerinden daha ustun kılmıyor. Yakın bir gelecekte SGRE’nin 10MW’lik türbinini duyurması ve sipariş alması bekleniyor, zira bu konuda çalışmalar olduğu biliniyor. Bu türbine ilk sipariş veren ülke olabiliriz, yani ilk projemizde ‘power-mode’ eklentili SG 9.0-167 gibi bir modeli görebiliriz.

MHI Vestas V164-9.5

Geçtiğimiz günlerde önemli offshore rüzgar geliştiricilerinden biri olan Vattenfall, dünyanın hali hazırdaki en güçlü türbininin kurulumunu yaptığını duyurdu. MHI Vestas’ın bayrak gemisi V164 platformu’nun 8.4MW’lik modelinin 0.4MW güçlendirilmiş versiyonunun offshore kurulumunu yaptı. Bu türbin şuana kadarki kurulumu yapılan ticari türbinler arasındaki en güçlüsü.

Bu türbinin daha da gelişmişi olan 9.5MW kapasiteli modeli siparişlerini aldı bile. Şuan konvansiyonel dişli sistemini barındıran en buyuk türbin modeli olarak öne çıkan MHI Vestas V164-9.5 türbinini ilk offshore projemizde görebiliriz. Vestas’in geçmişte yaşadığı talihsiz offshore tecrübeleri ve konvansiyonel teknolojinin getirdiği riskler olsa da bu türbin modelini ilerde çok projede görme ihtimalimiz var. Bu türbin siparişini veren projelerin başında Birleşik Krallik’ta yapılacak 855MW’lik Triton Knoll projesi geliyor.

GE Haliade 6MW – Haliade-X 12 MW

Alstom’un geliştirdiği Haliade türbinleri pazarda kendisine yer bulma basarisini göstermişti. Avrupa’daki çeşitli projelerde Haliade projeleri gözümüze çarpıyor. GE’nin Alstom’u satın almaşıyla beraber, Haliade türbinleri başarılı projelere devam etti. GE Haliade 150-6MW türbin modeli 396MW’lik Merkur, ABD’nin ilk offshore santrali olma özelliği taşıyan 30MW’lik Block Island projelerinin yani sıra bir kaç demo proje ile anlaşma sağladı. GE’nin 2014 yılından beri yüzen temeller üzerine yoğunlaştığı biliniyor, Ağustos 2016 yılında, Fransa’nın ilk yüzen offshore santrallerinden birisi için Haliade 150-6MW tercih edildi. Daha önce yayınladığım yazıda, Türkiye için en uygun temel turunun yüzen temel olduğunu yapılan geniş kapsamlı araştırmada belirtildiğinden bahsetmiştim. Bu durum göz önüne alındığında, Haliade 150-6MW, kullanılabilecek olası türbinlerden biri oluyor.

Geçtiğimiz ay offshore rüzgar pazarını yakından ilgilendiren, heyecan verici duyuru GE’nin Haliade projesinden geldi. Haliade-X 12MW’lik kapasitesiyle, GE dünyanın en büyük offshore türbini duyurusunu yaptı. Bu duyuru her ne kadar heyecan verici olsa da, projenin gerçekleşme ihtimali bir o kadar zor. GE’nin offshore rüzgar sektöründe zor günler geçirdiği bir gerçek. SGRE ve Vestas gibi devlerin arasında mücadele etmesi zorken, ABD offshore rüzgar pazarının hiç gelişmemiş olması GE’nin sektörde yer edinmesini güçleştiriyor. 12MW’lik türbin duyurusu, GE’nin belki de pazarda tutunabilmek için yaptığı en önemli hamle. Ancak soru işaretinin en büyüğü teknolojideki evirilmeyi nasıl gerçekleştirecekleri konusunda beliriyor. En güçlü rakiplerine baktığımızda, türbin kapasitesinde lineer bir büyüme gözlemliyoruz, çünkü 6MW’dan 12MW’a platform değiştirerek çıkmak büyük teknolojik riskleri beraberinde getiriyor. Böyle bir teknolojik hamle ürününün, günümüz şartlarında 4-5 seneden az bir zaman içinde çıkartılabilmesi kolay değil. O yüzden, proje gerçekleşse bile, ilk offshore santralimizde kullanılma olasılığı düşük.

Türkiye’nin Offshore’u

Geçtigimiz Şubat ayında açıklanan dünyanın en büyük offshore (deniz üzerine kurulu) santralini ülkemizin yapacağına dair haberi duymak, bende buyuk bir heyecan uyandırdı. Hemen haberin detaylarına girip, projeyle ilgili ne bulabilirim diye inceledim. Şuan ki bilgiler ışığında anlayabildiğimiz şunlar;

  • 1000 MW bir kapasiteden bahsediliyor;
  • 2018 icinde YEKA kapsaminda bir ihale sureci gerceklestirilecek;
  • Santral konumu Ege denizi olarak belirtildi;

1000MW kapasitesinin dünyanın en buyuk offshore santrali olması, birkaç fazda tamamlanacak olan ve hali hazırda yapımı devam eden Hornsea projesi göz önüne alındığında pek mümkün değil. Zaten böyle bir proje yapmamız için bir neden de yok. Dünyanın en verimli projesini yapmak, bir başka deyişle seviyelendirilmiş enerji maliyetinin (LCOE) en düşük olduğu offshore rüzgar santrali projesini yapmak hedefimiz olmalı kanaatindeyim.

Totaro & Associates’in 2015 yılında yayınladığı rapora göre, Türkiye’nin, offshore potansiyelini fazlasıyla gözardi ettiği, yukarıda bahsettiğim engellerin yanında, Türkiye’nin elektrik hatları altyapısının offshore santralleri için yetersizliği ve yeteri kadar ’80 metre ham ruzgar’ datasının olmadığı belirtiliyordu.  Ayni araştırmada aşağıda belirtilen bölgelerin en iyi rüzgar  potansiyeline sahip bölgeler olduğu belirtiliyor;

  • Akdeniz Bölgesi: Hatay’in batisi, Antalya’nın güneyi, İskenderun’un kuzeyi;
  • Ege Bölgesi: Gökçeada çevresi (özellikle batisi), Ayvalık’in kuzeyi;
  • Karadeniz: Cide’nin kuzeyi, Yaliköy’ün kuzeyi (Bulgaristan sınırına kadar uzanan bir hattan bahsediliyor)
  • Marmara denizi

Ne zaman Türkiye’nin offshore rüzgar santrali kurulumu ile ilgili bir konu tartışılsa, akla gelen engeller arasında, Karadeniz ve Akdeniz’de su derinliğinin mevcut offshore türbin temelleri için derin olması, ve Ege’de bulunan kıta sahanlığı sorunu akıllara gelirdi. Bu sebeple bahsedilen lokasyon benim için şaşırtıcı oldu. Kıta sahanlığı konusunun belirlenen alan üzerinde ne kadar etkili olduğunu anlamak için projede belirlenen bölgenin detaylarına ihtiyaç var, ancak 1000MW santralden bahsediliyorsa hatırı sayılır ölçüde bir alanın kullanılması gerekiyor. Düz hesapla, şuan için açıklanan en büyük offshore rüzgar türbininin (GE Haliade-X 12MW) kullanılacağını varsaydığımızda, 84 adet türbinin birbiri üzerindeki üretim kaybının en minimal olacak şekilde dizileceği bir alandan bahsediyoruz. Bu durum Gokçeada batısında bu santrali kurma olasılığımızı güçleştiriyor, zira 6-12 mil tartışmalarının tekrar alevlendiği şu günlerde santral projesinin tamamlanması pek mümkün olmayabilir. Bu durumda Ayvalık kuzeyi ilk santral için güçlü bir aday olarak ön plana çıkıyor. Anakaraya yakin bir santral kurma, kurulum maliyetini ciddi oranda düşüreceği gibi, bağlantılı riskleri de azaltacaktır.

Kim kuracak bu santrali?

Offshore ruzgar santrali her offshore inşaatı gibi maliyetli bir iş. Kurulumu basta olmak üzere, bakım-onarım ve bütün operasyonların deniz üzerinde yapılması maliyeti ciddi oranda arttırıyor. Dünyada bu santral kurulumunu yapabilen belli başlı şirketler var; Van Oord, Deme Group, Orsted (Eski adiyla DONG), Statoil gibi firmalar offshore rüzgar santrallerinin geliştirilmesi ve kurulumunda ön plana çıkıyor. Bu şirketlerin çoğunun ortak özelliği geçmişte kuzey denizinde petrol çıkarma operasyonlarında rol alan şirketler olması. Oralarda edindiği bilgi birikimini rüzgar santral kurulumunda kullanarak, bu alanın liderleri konumundalar.

Ülkemizde nasıl bir bilgi birikimi oluşturur ve bu santral kurulumlarında boy gösterecek firmalar çıkartırız sorusuna gelirsek su örneği verebilirim. Avrupa’da belli başlı offshore rüzgar santrali geliştiricisi şirketler, ortak bakım-onarım anlaşması imzalayıp bilgi birikimi oluşturuyor, bu durum maliyeti ciddi oranda arttırsa da uzun vadede basarili şirketler çıkartabilecek bir strateji.

Peki ya yerlilik orani?

Ülkemizin enerji sektöründe uyguladığı güzel politikalardan bir tanesi yerlilik payı. Rüzgar santralleri kurulumunda, başta alım garantisi üzerinden prim uygulamasıyla başlayıp, son YEKA’da uygulanan yerlilik payı zorunluluğu Türkiye’de belli bir çapta rüzgar türbini sektörü oluşmasına vesile oldu. Ülkemizde var olan çeşitli kule ve kanat fabrikalarının yanında, en son yapılan YEKA ihalesinin sonuçları baz alındığında, Siemens-Gamesa kuracağı nasel fabrikasıyla ülkemizin rüzgar türbini üretim kapasitesine ciddi katkıda bulunacak. Tabii bu bahsedilen ürünler halihazırda sadece onshore (karasal) türbinler için geçerli. Offshore rüzgar türbinlerinin onshore türbinlere kıyasla belli başlı farklılıkları var, bu farklılıklar daha kapsamlı üretim tesisleri gerektiriyor. Şuan için Siemens’in kuracağı fabrika offshore santrallere hizmet eder mi sorusuna bir cevap vermek zor, ancak öyle olsa bile offshore türbin üretebilmek için ciddi yatırımlar gerekli.

Politik açıdan baktığımızda, offshore santrallere tamamen farklı yaklaşıp, yeni politikaların üretilmesi gerekli. Nasıl ki 2007 yılında onshore santrallere sıfırdan yaklaşıldıysa, offshore santrallere de sıfırdan yaklaşmak gerekli. Daha önce ülkede hiç denenmemiş bir santral tipine yerlilik oranı zorunluluğu koymak, projenin hiçbir zaman gerçekleşmemesine vesile olabilir. Çok ciddi maliyetleri olan bu santral tipini yerli kullanım zorunluluğuyla finansal fizibilitesinden uzaklaştırabiliriz, o sebeple ilk yapılacak offshore rüzgar santrali ihalesinde yerli kullanıma alım garantisi üzerinden prim uygulanacağı kanaatindeyim.

Okyanusun Gizli Enerjisi OTEC

Tropikal bölgelerde okyanus yüzeyinin sıcaklığı 25 ⁰C civarında olurken suyun derinlere indikçe sıcaklık 10 ⁰C civarına düşmektedir. Bu sıcaklık farkının bir ısı motorunu çalıştırabileceğini düşünen girişimciler 1930’larda ilk OTEC’i (Ocean Thermal Energy Conversion)  Küba’nın Matanzas şehrine kurdular. 22kW güce sahip ilk OTEC bir fırtına sonucu kullanılamaz hale geldi.

Arz-Talep dengesini sağlamak ve şebekede yaşanacak olumsuzlukları önlemek adına yenilenebilir enerji kaynakları arasında en çok talep edilen çeşitler kesintisiz ya da kontrol edilebilir(despatchable) üretim yapan kaynaklardır. OTEC bu tanıma uyması sebebiyle çok değerli bir yenilenebilir enerji kaynağı olarak göze çarpıyor. Teknik ve maddi zorluklarla birlikte gelen üst üste facialar OTEC santrallerini potansiyel yenilenebilir enerji kaynağı olma özelliğini sabitlemişken son zamanlarda atılan başarılı adımlar bu teknolojiyi uygulanabilir bir kaynak olarak tekrar gündeme getirdi.

OTEC’in çalışma sistemine şöyle bir bakacak olursak aracı akışkan (working fluid) olarak amonyak,  propan ya da freon kullanan bir kapalı termodinamik döngüsü olduğunu göreceğiz. Sistem bir ısı değiştirici (Heat exchanger) sayesinde aracı akışkanı buharlaştırarak türbini döndürecek buhar gücünü elde ediyor, türbini döndüren buhar daha sonrasında kondensörde toplanarak derinlerden gelen soğuk su yardımıyla tekrar sıvı haline dönüşüyor ve sistem döngüsü tamamlanıyor.[1]

Kapalı sistem OTEC döngüsü
[1] Kapalı sistem OTEC döngüsü
Sistemde kullanılacak olan aracı akışkanın özelliği su yüzeyi ve derinliği arasındaki sıcaklık farkında faz değiştirebiliyor olması. Çok düşük sıcaklık farkına sahip olan bu sistem, beklenildiği üzere aracı akışkan seçeneklerini azaltıyor. Ancak düşük sıcaklık farkının getirdiği daha önemli bir sorun var, o da çok düşük termal verim. Düşük termal verimi sübvanse etmek için çok yüksek akış hızı gerekiyor, tabi bu da ekstradan iş yükü ve verim kaybı anlamına geliyor. Tüm bu zorluklara rağmen offshore mühendislik alanında çalışan MAKAI adlı şirket OTEC santralleri üzerinde başarılı çalışmalar yapıyor.

OTEC santrallerinin potansiyelinin farkında olan MAKAI yöneticileri OTEC için en yüksek enerji potansiyeline sahip olan Miami’yi açık hava laboratuvarına çevirdiler. 100kW’lık demo santrali Miami şebekesine bağlayan MAKAI, 10MW’lık ve 100MW’lık santral dizaynlarını da çoktan bitirdi.[2] Bu hayli meşakkatli yolda MAKAI’nin en büyük maddi ve teknik destekçisi savunma sanayinden tanıdığımız Lockheed Martin. MAKAI 10 ve 100 MW’lık projelerde başarıya ulaşırsa, 7/24 elektrik ihtiyacını karşılayabilecek bu teknolojinin çeşitli bölgelerin enerji ihtiyacını güvenilir ve temiz bir şekilde çözmesi işten bile değil. Projenin uygulama alanının kısıtlı olması (Tropikal okyanus bölgeleri) bu konuda olan çalışmaları kısıtlıyor. Benzer bir teknolojiyi uygulamak, deniz suyundaki sıcaklık farklılığından yararlanarak yapılabilecek olası bir proje, yenilenebilir enerji devrimini hızlandıracaktır. Yazının başında belirttiğim gibi, kesintisiz ve ayarlanabilir yenilenebilir enerji kaynakları sektörün olmazsa olmazı. Umarım bu tip çalışmaları ve girişimleri daha geniş bölgelere yayabilir, yenilenebilir enerji devriminin bir parçası olabiliriz.

100MW OTEC dizaynı
[2] 100MW OTEC dizaynı

İklim krizinden önceki son çıkış: COP21 Paris İklim Konferansı

30 Kasım-11 Aralık tarihleri arası dünya genelinden 40 bine yakın katılımcıya ev sahipliği yapacak Paris İklim Konferansı 21 yıllık arayışın bu seneki durağı. Aralarında devlet başkanlarının, bürokratların, iş adamlarının, profesörlerin ve her alandan uzmanların bulunduğu 40 bine yakın katılımcı son zamanlarda üzücü hadiselere ev sahipliği yapan Paris’te küresel bir felaket olan iklim değişikliğine karşı çözüm arayacaklar. 1992’den beri her yıl İklim Değişikliğiyle Nasıl Başa Çıkarız sorusuna cevap bulmak için Birleşmiş Milletler bir araya geliyor. COP21 (21st Conference of the Parties to the United Nations Framework Convention on Climate Change) adı altında yapılacak, 21. konferans iklim değişikliği konferansları arasından en önemlisi olarak görülüyor, çünkü Taraflar 2011 yılındaki COP17 Durban’da 2015 yılının sonunda kesin bir anlaşma yapılacağını kararlaştırmışlardı.

Açlık, kıtlık, doğal afetler gibi bölgesel problemlerin aksine iklim değişikliği küresel bir problem, yani Türkiye’de salınan karbondan kaynaklanan iklim değişikliğinden Japonya da etkileniyor Nijerya da Arjantin de İzlanda da kısacası Dünya’nın bütün bölgeleri  bu değişiklikten etkileniyor. İklim değişikliği ile mücadele ederken en büyük problemin 195 ülkeyi ortak payede buluşturmak olduğu karşımıza çıkıyor. Yani herkesin problemin büyüklüğünü aynı ölçüde idrak etmesi ve gerekli düzenlemeleri kendi ülkesine uyarlaması, toplantıların asıl amacını yansıtıyor.

Probleme kısaca bir değinmek gerekirse, iklim değişikliği gezegenimizdeki iklimin zaman içindeki beklenmedik değişimini ele alıyor. Gezegenimizin bugünkü ortalama sıcaklığı 15 ⁰C derece civarında, elimizdeki veriler tarih boyunca gezegenin bu sıcaklığın çok üstüne çıkıp, çok altına düştüğünü gösteriyor, ancak endişe edilen konu Sanayi Devrimi sonrası dönemde sıcaklık değişiminin çok hızlı olması. Bu değişimin en önemli nedeni olarak Sera Gazı Etkisi(Greenhouse Effect) ön plana çıkıyor. Hepimizin küresel ısınma haberlerinden aşina olduğu bu terim aslında ne ifade ediyor? Sera Gazı Etkisi atmosferdeki sera gazlarının yeryüzünden yansıyan güneş ışınlarını hapsedip dünyaya geri yansıtarak, dünyayı ısıtması anlamına geliyor. Bu etki olmasaydı sıcaklık ortalaması 30 ⁰C derece daha düşük olacaktı ki bu da dünyayı yaşanmaz bir yer kılardı. Bu konudaki kaygı ise şu, gerek kişisel hayatta gerek endüstride gerekse tarımda kullandığımız yakıtların gaz salınımı (karbon ya da gaz emisyonu olarak da bilinir) atmosferdeki sera gazlarına katılarak daha çok güneş enerjisini hapsedip yeryüzüne geri yansıtıyor olması. Tabii bunun sonucunda yeryüzü sıcaklığı artıyor. Bu durum İklim Değişikliği ya da Küresel Isınma olarak adlandırılıyor.

Bilim adamlarına göre Dünya’nın ortalama sıcaklığı sanayi devrimi öncesine kıyasla 2 ⁰C artarsa, iklim sisteminde boyutları tahmin edilemeyecek ciddi tahribatlar oluşacak. ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi(NOAA) hazırladığı raporda tehlike sınırı olan iki derecenin yarısına ulaşmış olduğumuzu gösterdi.(Grafik-1) Yani Paris toplantısı, ülkelerin ekonomik büyümelerine zarar vermeden, gaz salınımlarıyla ilgili önlemleri almaları adına çok kritik bir zirve.

2015iswarmestyear
Grafik-1: Yıllara Göre Ortalama Sıcaklık (NOAA)

Endüstri, ekonomi ve iklim değişikliğinden bahsedip yenilenebilir enerjiden bahsetmemek olmazdı. Tabi ki bu toplantının en güçlü mesajı Yenilenebilir Enerji’ye Geçişin Önemi hakkında olacaktır. İklim değişikliğiyle mücadelede yenilenebilir enerji kaynaklarının önemini tahmin etmeyen yoktur. COP21 ile yenilenebilir enerji arasındaki ilişkiyi şu şekilde özetleyebiliriz:

  • COP21’in en önemli ayaklarından birini karbon salınımının azaltılmasıyla ilgili uzun vadeli hedeflerin hayata geçirilmesi oluşturuyor. Enerji sektörünün karbon salınımının 2/3’ünü oluşturması sektörü COP21’in odak noktasına koyuyor. Yenilenebilir enerjiye geçiş enerji sektöründeki karbon salınımının azaltılmasının en önemli faktörü olarak ön plana çıkıyor.
  • 164 katılımcı ülke yenilenebilir enerji hedeflerini belirledi ve hayata geçirmeye başladı.
  • 4-5 Aralık günleri Renewable Energy Track adı altında çeşitli çalıştaylar ve seminerler ile yenilenebilir enerji kaynaklarının önemi ve farklı sektörlerdeki çeşitli kullanımları ele alınacak.
  • 6 Aralık günü tüm gün boyunca yenilenebilir enerji ile ilgili yeni projeler, son gelişmeler aktarılacak. Güzel haber şu, program http://re-energising.org/ adresinden canlı yayınlanacak.
  • 7 Aralık günü COP21’in Enerji Günü (Energy Action Day). Sabah oturumları Yenilenebilir Enerji konusuna, öğleden sonrası oturumları Enerji Erişimi konusuna ayrıldı.

Teknoloji geliştikçe ucuzlayan yenilenebilir enerji kaynakları COP21’in göz bebeği konumunda, önümüzdeki iki hafta yenilenebilir enerji meraklıları için çok önemli anlamlar taşıyor. İki hafta sonunda tüm dünyanın büyük umutlar bağladığı  yenilenebilir enerji önemini çok daha arttırmış bir şekilde karşımıza çıkabilir. Eğer siz de konferansın bir parçası olmak, yenilenebilir enerji hakkında görüşlerinizi yazmak isterseniz #REenergise etiketiyle Twitter’dan düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz. Hepimizin ortak paydası olan gezegenimizin bir ölçüde kaderinin ele alınacağı COP21 Paris İklim Konferansı’nın yenilenebilir enerji, iklim ve çevre adına güçlü ve somut sonuçlarla bitmesini umut ediyorum.

Faydalı linkler:

http://re-energising.org/

track0.org/countries/

enr.fr/userfiles/files/Annexes/PROGRAMME-COP21.pdf

http://www.noaa.gov/

http://irenanewsroom.org/2015/11/30/7-things-you-need-to-know-about-renewable-energy-at-cop21/

 

Güneş Işığına Farklı Bir Bakış – Yoğunlaştırılmış Güneş Enerjisi(CSP)

Yazlık bölgelerde apartman çatılarında gördüğümüz güneş panelleri hepimiz için tanıdık görüntüler oluşturur. Ülkemizin ısıtmaya yönelik güneş panellerinin aksine elektrik üretimine yönelik panellere olan ilgisi daha yeni başladı diyebiliriz. Geçtiğimiz aylarda sonuçlanan lisanslı elektrik üretimi yarışmasının ardından lisanslı güneş santrali başvurularının ilk kazananları belirlendi. Yenilenebilir enerji kaynakları arasında belki de en popüleri olan ve Avrupa’nın hemen hemen her köşesinde bu kadar yaygın olan güneş enerjisi sektörü, adeta bir Güneş cenneti olan ülkemizde de hak ettiği noktaya gelebilmesi için zor şartlar altında da olsa umut vadeden bir giriş yaptı. Nasıl ki su ısıtmaya yönelik olan güneş panelleri sektörünün yıllar boyu süren büyümesini izlediysek, elektrik üretimine yönelik panel satışları ve santral projelerinin de o denli büyümesine tanık olacağız.

Dünya’da yapılan uygulamalara baktığımızda, klasik PV Güneş santrallerinin dışında güneşin ana kaynak olarak kullanıldığı farklı uygulamalar da mevcut. Bu yazıyı PV güneş tarlalarının aksine güneş enerjisini çok daha verimli kullanabileceğimiz Yoğunlaştırılmış Güneş Santrallerine (Concentrated Solar Power) ayırdım.

Elektrik üretiminin en bilinen yolu, su buharının jeneratörü harekete geçiren bir türbini çevirmesini esas alır. Buharı oluşturan su fosil yakıtlarla ısıtılır, ancak gezegenimizi 150 milyon kilometre uzaklıktan ısıtan Güneş’in bu amaç için kullanılması bu günlere kısmetmiş. Yoğunlaştırılmış Güneş Santralleri için üç ana kullanım esastır.

Doğrusal Yoğunlaştırıcı Sistemler (Linear Concentrator Systems) güneş enerjisini büyük yansıtıcılarla toplayarak düz(linear) borulara odaklar. Bu borulardan akan yağ-su karışımı ısınır ve su buhara dönüşür ve belli bir basıncı yakalayan buhar türbini çevirir. (Şekil-1)* Bu sistemlerde ortalama olarak 80 MW elektrik üretilebilir. Dünya’da bulunan en büyük örneği 100MW kapasitesi olup, 600 milyon dolara mal olan Abu Dhabi’de yapılan Shams-1[1] projesidir.

Şekil-1
Şekil-1
Shams-1 Santrali - Abu Dhabi
Shams-1 Santrali – Abu Dhabi

 

 

 

 

 

 

Kule Tipi Yoğunlaştırılmış Güneş Enerjisi sistemleri (Şekil-2) yenilenebilir enerji sektöründe devrim yapabilecek nitelikte. Yukarıda bahsedilen linear sistemlerle benzer prensiplere sahip olmasına rağmen, kulenin çok yüksek sıcaklıklara ulaşabilmesi ve enerji depolaması elektrik üretimi açısından büyük bir potansiyel taşıyor. Yağ-Su karışımı içeren borular yerine sıvı tuz barındıran kule 6000 C sıcaklığı görebiliyor, erimiş tuzun %99’a varan depolama özelliğiyle 24 saat sıcaklığı depoluyor ve 15 saat civarında şebekeye elektrik basabiliyor. Bu özelliğiyle Kule Tipi Yoğunlaştırılmış Güneş Enerjisi sistemleri nükleer santrallere alternatif olabiliyor. İspanya’da bulunan Gemasolar[2] Santrali bu tip bir uygulamanın ilk örneği olarak karşımıza çıkıyor. Her biri 120 m2 olan 2152 adet güneş takibi yapan yansıtıcıdan oluşan santral tam kapasiteyle çalıştığında yılda 110 gigawatt-saat üretim yapıp 6450 saat çalışıyor. Bu üretim 89.000 ton linyitin bir dönüşüm santralinde ürettiği elektrikle aynı miktara tekabül ediyor, bunu miktarı linyit yerine Güneş ile üretmek C02 emisyonunu yılda 30.000 ton azaltıyor. California’da Dry Lake çölüne inşa edilen Ivanpah CSP Dünya’nın en büyük Kule Tipi Yoğunlaştırılmış Güneş Enerjisi projesi olarak dikkat çekiyor. Üç üniteden oluşan projenin birinci ünitesi 2013 yılının eylül ayında şebekeye bağlandı. Net 377 MW elektrik üretim potansiyeli olan santral yılda 140.000 evin elektrik ihtiyacını karşılayacak. Santrali gözlemlemek isteyenlere internet sitesi üzerinden sanal tur imkanı sunuluyor.[3] Kule tipi sistemlerin daha da gelişmesiyle nükleer santrallerin yerini alması çok yakın bir gelecekte şahit olacağımız hadiselerden.

Ivanpah CSP - California
Ivanpah Santrali – California
Şekil-2
Şekil-2

 

 

 

 

 

 

Dish Stirling sistemleri güneş enerjisi sistemleri arasında en verimlisi olarak bilinir. Solar PV sistemlerinde şebeke verimliliği ortalama %15 iken Dish Stirling sistemlerinde %30 civarlarındadır. Geçtiğimiz aylarda Güney Afrika’nın Kalahari çölünde İsveç şirketi Ripasso[4] güneş enerjisi verimliliğinde dünya rekoru kırarak Dish Stirling modelinde %32 verimlilik elde etti. Sistemin çalışma prensibi bildiğimiz çanak antene benzeyen ayna sisteminin güneş ışınlarını Stirling motoruna[5] odaklamasına bağlıdır. (Şekil-3) Çanaklarda üretilen güç sistem dizaynına göre değişiyor, ancak ortalama olarak bir çanaktan 25kW civarı üretim sağlanıyor. Sektörün en köklü ve bilindik üreticisi SES[6] (Stirling Energy Systems) firmanın özel sektör olarak açtığı ilk üretim tesisi Arizona’da bulunan Maricopa Solar Plant bu uygulamanın kullanımıyla ilgili en bilindik santraldir. 1,5MW potansiyelinde olan santralin bir diğer ortağı Tessera Solar’dır.[7]

Şekil-3
Şekil-3
Maricopa CSP
Maricopa Santrali-Arizona

 

 

 

 

 

Güneş enerjisi sektörünün büyümesiyle bu uygulamaların kullanımının artacağı kuvvetli bir ihtimal, özellikle güneşlenme saatinin yüksek olduğu Orta Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizin böyle uygulamalar için çok verimli olduğunu güneş piyasasıyla ilgilenen herkes tahmin ediyordur. Mersin’de GreenwayCSP şirketinin kurduğu 5MW’lık Kule tipi güneş santrali[8] ülkemizde yapılan uygulamaların ilki olma özelliğini taşıyor. Yazının başında da bahsettiğim gibi Güneşle yoğrulan ülkemizin güneş enerjisi uygulamalarında Avrupa’da birinciliğe oynaması, dünyada da sayılı ülkelerden biri olması şart. Böyle bir verimliliğe sahipken fosil yakıtlara bağlı kalmanın ya da halen HES yapma konusunda ısrar etmenin hiçbir anlam ifade etmediğini düşünmek için sektöre iyi niyetli yaklaşmanın yeterli olduğu kanaatindeyim.

 

* Şekiller http://www.eia.gov/todayinenergy/detail.cfm?id=530 sitesinden alınmıştır.

[1] http://www.masdar.ae/en/energy/detail/shams-1

[2] http://www.torresolenergy.com/TORRESOL/gemasolar-plant/en

[3] http://www.ivanpahsolar.com/virtualtour/

[4] http://www.ripassoenergy.com/

[5] Stirling motoru basınçlı gazın önce soğuyup büzülerek daha sonra ısınıp genleşerek belli bir termodinamik devreyi yakalayan motor tipidir.

[6] http://graphique-us.com/clients/SES/index.htm

[7] http://www.graphique-us.com/clients/Tessera/north-america/

[8] http://www.greenwaycsp.com/en/projects/mersin-5-mwth-solar-tower-plant.aspx

 

Yanı Başımızdaki Tehlike: Metzamor

Geçtiğimiz hafta içi Mersin’de tarihi bir temel atma töreni gerçekleştirildi. Türkiye tarihinin en yüksek bütçeli yapısı Akkuyu Nükleer Santrali’nin inşaatı için bir araya gelen Türkiye ve Rusya heyeti protestolar eşliğinde inşaata start verdi. 2010 yılından itibaren planlar ve tartışmalar eşliğinde devam eden süreç, inşaat temelinin atılmasıyla gündemde en üst noktalara kadar geldi. Tartışmaların odak noktası şüphesiz ki nükleer santralde yaşanabilecek olası bir arıza.metsamor_map Son teknolojilerle inşası sürecek olan Akkuyu Nükleer Santrali’nde belli bir miktar tehlike boyutu olduğu gerçeği tartışılmaz, ancak niyeti nükleer enerjinin tehlike boyutuna dikkat çekmek olan(!) çevreciler için önemli bir hatırlatma yapmak istedim. Bu yazıda sizlerle Iğdır’a 16km uzaklıkta bulunan Dünya’nın en eski ve en tehlikeli nükleer santrallerinden biri sayılan Metzamor Nükleer Santrali’ni paylaşacağım.

Rusya’nın birinci nesil reaktör modellerinden olan VVER-440 model V230 ve model V270  (VVER-1200/513 Akkuyu’da kullanılacak) kullanılan[1] ve Metzamor-1, Metzamor-2 adında farklı iki üniteden oluşan Metzamor Nükleer Santrali’nin anlaşmaları 1969 yılında imzalandı. 1.ünitenin yapımına 1973 yılında başlandı ve 1976 yılında işletime açıldı, ardından 1979 yılında 2.ünitenin işletime açılmasıyla [2] santral Ermenistan için vazgeçilmez bir enerji kaynağı oldu. (Ermenistan enerjisinin %40’ını karşılamakta) Metzamor Nükleer Santrali’ni çok tehlikeli yapan özelliği ise Öncelikli Koruma Duvarı (Primary Containment Structure) [3] olmayan tek nükleer santral olarak kalması.(Çernobil’de de bu koruma duvarı yoktu!) Bu duvar olası bir sızıntıda oluşabilecek basıncı karşılayarak bir facianın önüne geçebiliyor. Bu da demek oluyor ki, Metzamor’da yaşanabilecek olası bir  patlama ihtimali dünyada bulunan bütün aktif nükleer santrallerden çok daha yüksek. 7 Aralık 1988’de 6.8 şiddetinde deprem yaşayan ve birinci reaktöründe deprem direnç sistemi olmayan santralde yangın çıkmış, Rus yetkililer olası bir facianın önüne son anda geçmişti. Bu yangından sonra santral kapatıldı, ancak sene 1993’te Azerbaycan ve Türkiye’nin ortak doğalgaz boykotundan sonra Ermenistan acil enerji ihtiyacını bahane ederek santrali tekrar devreye soktu. [4]

Metsamor_aerienDünya bu duruma sessiz mi kalıyor? Avrupa Birliği VVER440 model V230 reaktörlerini “en eski ve en güvensiz” reaktörler olarak sınıflandırdı, ancak bu sınıflandırmanın hemen akabinde IAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı) Metzamor’un çalışması için yeterince güvenli olduğuna dair bir belge yayınladı. 2003 yılında Ermeni Kimyager Hakob Sanasaryan, Metzamor’un uluslararası nükleer güvenlik standartlarına uymadığını söyledi, ABD ve AB’nin baskılarıyla 2007’de santralin kapatılmasına karar verildi, ancak benzer enerji ihtiyaçları gündeme getirilerek kapatma 2016’ya ertelendi. [5] 18 Ekim 2014’te yapılan toplantıdan sonra Ermenistan yönetimi 2016’da kapatılması ön görülen santralin 2026’ya kadar hizmet verebilmesi için gerekli kredinin Rusya tarafından finanse edileceğini duyurdu.[6] Yaklaşık 20 yıl önce mutlaka kapatılması gereken santral, yanı başımızda 10 yıl daha hizmet verecek! Ankara’dan Ermenistan yönetimine Metzamor’un mutlaka iyileştirilmesi gerektiği mesajı iletilse de eski teknoloji ürünü, 30 yıllık bir nükleer santralin bunca uyarının ardından kapatılması dışında başka bir çözüm yolu hiç güvenli gözükmüyor.

Reddedemeyeceğimiz bir gerçek şu ki, Nükleer santraller diğer enerji kaynaklarına nispeten daha tehlikelidir, sonuçta vatandaşın nükleer santral inşaatına karşı çıkması anlayışla karşılanabilecek bir gerçek, ancak ülkemizde son teknolojiyle yapılacak olan nükleer santrale karşı çıkan çevreciler(!) Metzamor gibi bir saatli bomba karşısında Ermenistan’a nefes aldırmamalıdır. Ne yazık ki, birçok konuda olduğu gibi, nükleer santral konusunda da malum çevreler at gözlüğünü çıkarmayıp muhalefetini sadece Türkiye’ye karşı yapıyor.

Gerek STK olarak, gerek bireysel olarak Metzamor’un kapatılması için çalışmalar yapan her bireyin Akkuyu’ya karşı çıkmasına saygı duyarım. Özetle, nükleer santraller konusunda bir samimiyet testiyle karşı karşıyayız… Sonradan çevrecilere duyurulur!

 

[1] http://en.wikipedia.org/wiki/Metsamor_Nuclear_Power_Plant

[2] http://www.21yyte.org/tr/arastirma/enerji-ve-enerji-guvenligi-arastirmalari-merkezi/2014/05/11/7589/ermenistandaki-saatli-bomba-metsamor

[3] http://en.wikipedia.org/wiki/Nuclear_reactor_safety_systems#Primary_containment

[4] http://news.nationalgeographic.com/news/energy/2011/04/110412-most-dangerous-nuclear-plant-armenia/

[5] http://en.wikipedia.org/wiki/Metsamor_Nuclear_Power_Plant#Recent_developments

[6] http://www.hurriyet.com.tr/dunya/27609466.asp

 

 

 

Elektriksiz Kalanlar

Dün Türkiye, tarihinin en büyük elektrik kesintilerinden birini yaşadı. Ülke genelinde saat 10:36’da başlayan elektrik kesintisi yaklaşık 2 saat sonra İstanbul’un %15’ine daha sonra 7 saatlik süreç içerisinde kademeli olarak tüm şehirlere verilmeye başlandı.  Türkiye’nin son 15 yılda benzerini yaşamadığı olayla ilgili dış basından değişik haberler paylaşıldı.

Independent ve CNN, Türk yetkililerin siber saldırı üzerinde kuşkulandıklarını belirtirken, Guardian ve Reuters hayatın aksamalarına vurgu yaptı.[1] [2] [3] [4] Ülkemiz için maddi kaybın ciddi boyutlarda olduğu, zor bir günü geride bıraktık. Çeşitli senaryolar üretilse de, nedeni kesin olarak anlaşılmış değil. Siber saldırı olasılığı göz ardı edilmemesi gereken bir konu, ancak aşırı yükleme yapılan santrallerden kaynaklı olarak güç sisteminin kendini kapatmış olması yüksek ihtimal. Peki, bu tip kesintiler sadece bizim ülkemizde mi yaşandı? Yoksa daha önce yaşanmış örnekler var mı? Bu yazıda daha önce dünyada ses getiren büyük elektrik kesintilerini inceleyeceğiz.

Yakın tarihin en etkili elektrik kesintilerinin başında 2009 yılının Kasım ayında yaşanan Brezilya ve Paraguay’ı etkileyen Itaipu barajı kazası geliyor. Brezilya enerjisinin %20’sini karşılayan ve dünyanın en büyük 2. Barajı olan Itaipu’nun iletim hatlarının arızalanması 60 milyon insanı etkileyen bir kesinti başlattı. Yaklaşık 4 buçuk saatin sonunda arızanın giderilmesiyle ülkeye kademeli olarak elektrik verildi.[5]

Ülke genelinde olmasa da İspanya’nın en önemli iki şehrinden biri olan Barselona’da 2007 Temmuz ayında trafodan kaynaklı büyük bir elektrik kesilmesi yaşandı. Neredeyse bütün şehri etkileyen kesintinin tamamen çözülmesi yaklaşık 78 saati buldu.[6]

Dünya tarihinin en büyük elektrik kesintilerinden biri 4 Kasım 2006’da Avrupa’yı etkisi altına aldı. Ems Nehri’ni kullanan gemilerin güvenliği için düzenli olarak kapatılan yüksek voltaj iletim hatlarının, elektrik ağına aşırı yüklenmesinden kaynaklandığı söylenen kesinti,  Almanya’nın çoğu bölgesini, başkent Paris dahil olmak üzere Fransa’yı, Italya’nın kuzey batısını, İspanya’nın Katalonya ve Endülüs bölgelerini ve Belçika’nın önemli kentlerini etkiledi. Yaklaşık 2 saat süren kesintiler, Avrupa’da son 30 yılın en büyük elektrik kesintisi olarak kayıtlara geçti.[7]

frontpageÜlkemizde yaşanan elektrik kesintisine en çok benzeyen kesinti tarihler 14 Ağustos 2003’ü gösterdiğinde Amerika’da yaşandı. Birleşik devletler 1977 yılından sonra tarihinin en karanlık günlerinden birini yaşadı. Ohio bölgesinde elektrik şebekelerini birbirine bağlayan nakil hatlarına, uzayan ağaç dallarının kaçak yaptırmasıyla çöken elektrik dağıtım sistemi Kanada, Kuzey Amerika ve NY eyaletinde yaşayan toplam 50 milyon kişiyi etkiledi.  Elektrikli tren ve metro hatlarının tamamı aksadı, çoğu insan asansörlerde mahsur kaldı. Milyonlarca kişinin evine yürüyerek dönmesi ciddi güvenlik açıklarına sebebiyet verdi. [8]

Ülkemizde yaşanan kesintinin nedenleri araştırılırken, sosyal bir deneyi geride bırakmış olduk. Uzun süren elektriksizlik, ona ne kadar bağımlı olduğumuzu bir kez daha gözler önüne serdi. Dün çok dillendirilmemiş olsa da yenilenebilir enerji kaynaklarıyla bireysel elektrik üretiminin, olası büyük kesintilerde ne kadar önemli bir rol oynayabileceğini kestirmek yaşanılan kaostan sonra hiç zor değil. Başka bir yazıda detaylarıyla inceleyeceğim bu konuya, önümüzdeki yıllarda ülke çapında kayıtsız kalınmayacağını umut ediyorum.

 

Bkz.

[1]http://www.reuters.com/article/2015/03/31/us-turkey-power-idUSKBN0MR0S420150331

[2]http://www.theguardian.com/world/2015/mar/31/turkey-power-outage-shuts-down-transportation-provinces

[3] http://edition.cnn.com/2015/03/31/middleeast/turkey-power-outage/

[4]  http://www.independent.co.uk/news/world/nationwide-blackout-throws-turkey-into-chaos-10145504.html

[5]http://www.huffingtonpost.com/2009/11/10/brazil-blackout-largest-c_n_353217.html

[6] http://www.washingtonpost.com/wp-dyn/content/article/2007/07/23/AR2007072300480_pf.html

[7] http://www.independent.co.uk/news/world/europe/europe-suffers-worst-blackout-for-three-decades-423144.html

[8] http://www.nydailynews.com/news/national/northeast-blackout-2003-ten-year-anniversary-article-1.1426561

 

 

 

 

Yenilenebilir Havacılık Devrimi: Solar Impulse

 

İlgi alanları havacılık ve yenilebilir enerji olanların kayıtsız kalamayacağı gelişmelerden biri son günlerde adını sıkça duyduğumuz Solar Impulse.

Hakkımda bölümünde kendimden bahsettiğim gibi ilgi alanlarımı havacılık ve yenilenebilir enerji sektörlerinin oluşturması beni bu konu hakkında yazmaya mecbur kıldı desem çok da abartmış sayılmam.

Social Network siteleri, robotlar, tabletler, İHA’lar derken 21. Yüzyılda teknolojide devrim diye nitelendirebileceğimiz çok sayıda gelişme yaşandı. Bu sayısız devrimin yanında Solar Impulse benim açımdan çok farklı bir yer teşkil ediyor.

9 Mart’ta Abu Dabi’den havalanıp Dünya turuna başlayan ve şu sıralar(10 Mart, TSİ öğlen saatleri) Muscat’tan Ahmedabad’a yolculuk yapan Solar Impulse2 uçağı yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımına dikkat çekmek amacıyla 12 yıllık araştırma sürecinin ardından hem mucitleri hem de pilotları olan Bertnard Piccard ve Andre Borschberg tarafından üretildi. Adından da anlaşılabileceği gibi Solar Impulse hiçbir fosil yakıt kullanmadan sadece güneş enerjisi ile uçuyor. Türkiye’den partneri Brisa olan Solar Impulse’ı yakından inceleyelim.

Solar Impulse azimli ve inançlı bir ekibin ürünü
Solar Impulse azimli ve inançlı bir ekibin ürünü

Solar Impulse’ın mucitleri Havacılık endüstrisinde devrim yapmak gibi bir amaçları olmadığını iddia etseler de, bu iddialarının sadece aşırı mütevazılık olduğu kanaatindeyim. 12 yıllık araştırma, 50’yi aşkın mühendis ve teknisyen, 80 kadar teknoloji ortağı, 100’den fazla tedarikçi ve danışman gece-gündüz uçabilen  Solar Impulse uçağının son halini geliştirirken 17000 solar cell (güneş hücresi) kullandı. Bu 269,5 metrekarelik bir alana tekabül ediyor. Günlük 340kWh’a kadar güneş enerjisi toplayabilen bu hücrelerin bulunduğu kanatların genişliği 72m! Bu genişlik günümüz yolcu uçaklarıyla kıyaslandığında çarpıcı bir sonuç ortaya çıkartıyor. Wide-body aircraft sınıfından tanıyacağımız Airbus A350 ve Boeing 777’den daha geniş kanatlara sahip olan Solar Impulse, Jumbo Jet olan Airbus A380’in kanatlarından sadece 1 metre kısa.

Solar Impulse’ın kendi sitesinden SI2 ile ilgili bütün gelişmeleri bulmak mümkün. Aynı zamanda uçuş takvimini inceleyip, ekip ile haberleşebilirsiniz, hatta uçuşu canlı yayından takip imkanı mevcut. Twitter’dan @solarimpulse, @bertrandpiccard hesablarını takip ederek veya #FutureIsClean, #SI2 etiketlerini aratarak Solar Impulse ekibinden an be an haberdar olabilirsiniz.

Bkz. www.solarimpulse.com